Site icon Türkiye'nin Yeni Kadın Moda Dergisi – NYXmag

Ada Macerası: CHIOS

PAYLAŞ

Kısa bir bahar kaçamağı için harika bir öneriyle geldim! Sakız ağaçlarıyla kaplı tepeleri, tatlı meyve kokularının yayıldığı dar sokakları ve birbirinden ilginç Ortaçağ köyleriyle dikkat çeken bir yer burası. Sakin ve rafine bir deneyim arayanlara beklenenden daha zengin bir rota sunan Chios, Ege’nin en kendine özgü adalarından biri.

Çeşme’ye yalnızca yarım saat uzaklıktaki Sakız, Yunanistan’ın beşinci büyük adası. Bir zamanlar denizcileriyle ünlenen, bugün ise güçlü armatör aileleriyle tanınan ada, 1300’lerde Cenevizlilerin hâkimiyetine giriyor. 1500’lerin ortasında Osmanlı egemenliğindeki ada, 1913’te yapılan anlaşmayla Yunanistan’a bırakılıyor.

Ancak tarihi çok daha eskiye, M.Ö. 7. yüzyıla uzanıyor. Antik dönemden beri adı Chios olan yerleşim, İyonya Birliği’nin ilk ve en önemli 12 şehir devletinden biri. Ada, Perslere karşı oluşturulan bu birliğin hem ticari hem kültürel gücünü temsil ederken, büyük deniz filosuyla direnişte kritik rol oynamış. Üstelik üzerinde kanatlı dişi aslan gövdeli, insan başlı sfenks sembolü olan sikkeler basarak zenginliğini ve bağımsızlığını da göstermiş. Bu sfenks detayını unutmayın; benim adaya geliş nedenlerimden biri de buydu.

Ada toplamda 60’dan fazla köyden oluşuyor ve her biri kendine has bir dokuya sahip. Sakız Merkez, adanın giriş kapısı. Hem ulusal havaalanı hem de Türkiye’den gelen feribot iskelesi burada bulunuyor. Ancak adanın kalanı, özellikle de güneyi, tahmin edemeyeceğiniz kadar fazla renk barındırıyor.

Kesin olarak bilinmemekle birlikte Homeros’un doğduğu yer olduğu iddia edilen adanın, mitolojik efsanelere göre ilk sakini ve kralı ise Şarap Tanrısı Dionysos ile Ariadne’nin oğlu Oinopion’muş.

Damla sakızının anavatanı olan ve dünya sakız üretiminin %90’ından fazlasını karşılayan bu cıvıl cıvıl ada, tarihinde depremler, korsan saldırıları, isyanlar ve katliamlar barındırıyor.

Temmuz ve ağustos ayları adanın en kalabalık dönemi. Bana göre sadece yoğunluktan değil, sıcaktan kaçınmak için de bahar aylarını tercih ederseniz keyifli bir tatil geçirirsiniz.

Uzun zamandır planladığım, ama bir türlü ziyaret etmeye fırsat bulamadığım adaya gidişimin sebebi ise o hafta sonu düzenlenecek olan yarıştı. İlk kez yurt dışında koşacak olmanın heyecanını yaşarken, etrafı da keşfetmek istediğim için yarıştan iki gün önce adaya geldim.

Feribottan iner inmez kısa bir yürüyüşle Chios Merkez’in kordonuna ulaştım. Kaldırım boyunca sıralanan kafe ve tavernaların arasından geçerken, bu adaya özgü rahatlığı hemen fark ediyorsunuz.

Herkes son derece güler yüzlü ve yardımseverdi. Belediye binasında dağıtılan yarış kitimi teslim alıp otele geçtim. Biraz dinlenip akşam yemeği için dışarı çıktım. Günümün neredeyse tamamı yolda geçmişti.

Eski şehir merkezinin ortasında, liman tarafında, kale içindeki sevimli restoranlardan birine oturdum. Apeiron Restoran zaten adanın tavsiye edilen tavernalarından biriymiş. Ben tek gittiğim ve saat çok geç olmadığı için yer bulmam kolay oldu ama yemeğimi beklerken pek çok kişi rezervasyonsuz olduğu için nazikçe geri çevrildi.

O yüzden siz gitmeden rezervasyonunuzu yaptırın. Yemekten sonra adadaki meşhur dondurmacı Kronos’tan bir külah dondurma alıp kordonun ucundaki Direniş Anıtı’na kadar yürüdüm.

Ertesi gün “güney ada” turuna katıldım. İlk durağımız, seramik işçiliği ile ünlü Armolia Köyü oldu. Köyün girişindeki ufak tarlada, sakız üretiminin detaylarını öğrendik. Latince adı “pistacia lentiscus” olan sakız ağaçları, Akdeniz’e özgü bodur bir çalı türü. 100–150 yıldan uzun yaşayabilen, boyları iki ila iki buçuk metre uzayabilen sakız ağaçlarından sakız elde etmek ise çok meşakkatli bir iş. 

Hasat temmuz ayının sonunda başlıyor; gövdeye atılan küçük çentiklerden sızan reçine yavaş yavaş toprağa damlıyor. Ağaçların altına dökülen kireç sayesinde sakız reçinesi zararlı böceklerden korunmuş oluyor. Toplama işlemi ise geceleri yapılıyor çünkü reçine soğukta sertleşiyor. Rehberimizin anlattığına göre aileler evlenen çocuklarına sakız ağacı hediye ediyormuş. Bu bile üretimin adadaki kültürel önemini anlatmaya yetiyor.

Vaktiniz varsa yakınlardaki Apolihnon Bizans Kalesi’ni ziyaret edebilir ya da bir doğaseverseniz yusufçuk ve kelebeklerin yaşam alanlarının içinden geçen yürüyüş yolunda adanın endemik bitkilerini keşfedebilirsiniz.

Sonraki durağımız, Cenevizlilerin inşa ettiği Ortaçağ yerleşimi Mesta oldu. Korsan saldırılarından korunmak için kale gibi tasarlanan köy, labirent şeklinde daracık sokaklardan oluşuyor. Bu nedenle de bu tip yerleşimler “kaleköy” diye adlandırılıyor. Beşgen planlı, yüksek duvarların içerisine inşa edilen Mesta’nın kapıları güneş doğarken açılıp batarken kapanırmış. Köy halkı, bir saldırı tehdidinde birbirine bağlı köprü ve kemerleri kullanarak köyün merkezine ulaşırmış. Günümüzde ise köylere araçla girilemediği için, arabanızı köyün dışındaki otoparklara bırakıp yürüyerek ulaşıyorsunuz.

Rehberimiz olmasa asla yolu bulamayacağımızı düşündüğüm taş sokaklardan geçerek köyün ufak ama sevimli meydanına ulaştık. Meydandaki Taksiarhis Kilisesi’ni dolaştıktan sonra kısa bir mola verdik. Butikler ve kafelerle çevrili meydanda, ağaçların gölgesinde dinlenirken bölgeye özgü, incir veya üzümden yapılan yüksek alkollü Yunan içkisi “souma”yı deneyebilir, kırık baklava yufkasına benzer bir hamurla yapılan “portokalopita”yı tadabilirsiniz.

İçe dönük, derli toplu köy meydanı ile gönlümü çalan bu yerden ayrılıp adanın geometrik cephe desenleriyle ünlü köyü Pyrgi’ye geçtik.

Yine bir kaleköy olan Pyrgi, Sakız’daki diğer köyler gibi saldırılardan korunmak için adanın iç kesimlerinde konumlanmış ama Mesta’ya oranla daha geniş sokaklara sahip.

Sakız adasındaki en büyük köylerden biri olan Pyrgi’deki evlerin cephe desenlerini uzaktan boya sanmanız olası. Kökeni bilinmeyen “xysta” isimli bu geometrik motifler aslında kalın koyu renkli sıvanın üzerine bir kat beyaz sıva yapıldıktan sonra, yüzey kazınarak elde ediliyor.

Köy meydanı, Ermioni Kilisesi’nin önünde konumlanmış. Hemen kilisenin çaprazında, binaların arasındaki ufak bir koridorun arkasında gizli 14. yüzyıldan kalma Kutsal Havariler Kilisesi ise dikkat çekici freskleriyle keşfedilmeyi bekliyor. Ayrıca köy halkı, 1400’lerin sonunda adada yaşadığı düşünülen Kolomb’un evinin önünden geçerseniz, sizin de bir gün Amerika’ya gideceğinize inanıyor.

Turun sonunda Karfas Plajı’nda kısa bir deniz molası verdik. İnce kumlu ve berrak denizde yarım saat bile büyük keyifti.

Turumuz akşamüstü yine feribot iskelesinde sonlandı. Vaktiniz kısıtlıysa ya da araç kullanmak istemiyorsanız bu tür turları tercih edebilirsiniz. Ama adanın popüler olduğu zamanlarda gecikmeler ya da planda değişiklikler yaşanabiliyor.

Sabah erkenden belediye binasından kalkan servis aracına bindim. Bizi yarım saat uzaklıkta, Thymiana Köyünde, belediye binasının önündeki etkinlik alanına bıraktılar. Çeşme’ye yakınlığından dolayı olsa gerek, yarışa beklediğimden daha çok Türk atletin katıldığını fark ettim.

Start verildikten birkaç kilometre sonra Kambos bölgesine girdik. Önce bağ evlerinin arasından sonra da narenciye bahçeleri ile ünlü yüksek taş duvarlı konaklarının yanlarından geçtik. Anladım ki yine adanın başka keyifli bir yerindeyim. Sonradan öğrendim ki, adanın en bereketli vadisi olan bu bölge, Cenevizlilerden beri aristokrat ailelerin tercih ettiği bir yerleşim yeriymiş.

İlerledikçe etraftan gelen yasemin ve narenciye kokuları beni cezbederken direnmeyi bırakıp, sarkan meyve ağaçlarından üzüm, incir ve böğürtlen toplamaya başladım. Hafif sakat dizimi de bahane ederek yarış temposunu bırakıp bulunduğum coğrafyanın tadını çıkarmaya karar verdim. Son metrelerdeyse hiç tanımadığım insanların desteği ile gücümü toplayıp yarışı bitirdim. Ve açıklandığından beri sahip olmayı çok istediğim, adanın sembolü olan sfenks işlemeli finisher madalyamı almaya hak kazandım.

Yazık ki aynı gün İzmir’den kalkacak uçağa yetişmem gerekiyordu. Merkeze vardığımda saat öğleni geçmişti. Hızlıca check-out yapıp, adaya indiğimden beri listemde olan Piperoriza Cafe’de sıkı bir kahvaltı yaptım. Ardından da ilk gün kapalı olduğu için deneyemediğim Kenallous Loukoumades’te tatlıya doydum.

Bu arada bu seyahat bana sadece yeni maceralar kazandırmadı. Bir gün önce ada turunda denk geldiğim ve Kasım ayındaki Atina Maratonu’nun son kilometrelerinde kendisine eşlik ettiğim Osman Bey, sonradan irtibatı kesmeyip İstanbul’da da buluştuğum İlhan Bey ile zarif eşi Zerrin Hanım’la adada tanıştım.

Sanmayın ki ada birkaç köyden ibaret. Merkeze yaklaşık 1,5 kilometre uzaklıktaki tarihi yel değirmenleri, Nea Moni Manastırı, volkanik çakıl taşlarıyla ünlü Mavra Volia Plajı ve kum zambaklarıyla bezeli Komi Sahili gibi daha pek çok yer keşfedilmeyi bekliyor.

Sakız’ın sadece sevimli bir Ege adası olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Adaya ayak basar basmaz, beklenmedik hikâyeleriyle bambaşka bir dünyaya açılan huzurlu ve sofistike bir yer olduğunu fark edecek ve kat ettiğiniz yola fazlasıyla değdiğini anlayacaksınız.

PAYLAŞ
Exit mobile version