Site icon Türkiye'nin Yeni Kadın Moda Dergisi – NYXmag

Adriyatik’in Huzurlu Sığınağı: Karadağ

PAYLAŞ

Ufak gibi görünen bu ülkeyi listenizin sonlarına eklediyseniz, barındırdığı güzellikleri öğrendiğinizde epey şaşıracaksınız. Kotor Körfezi yeni favoriniz olacak. Doğa yürüyüşlerini seviyorsanız, önünüze nefes kesen manzaralarla dolu rotalar serecek. Kültür turu tercih edenlerdenseniz, her duraktan ayrı keyif alacaksınız. Deniz tatilcilerindenseniz, suya her yerden ulaşılabilirliğin hafifliği ile kendinizi Adriyatik’e bırakacaksınız. Dahası, vize istemeyen bu ülke sadece 1,5 saat uzağınızda…

2 tam gün ayırabildiğim kısa yolculuğuma Podgorica, Tivat, Budva, Kotor, Herceg Novi ve Perast’ı sığdırabildim ama dopdolu geçen seyahatimin tamamını bu yazıya sığdırabileceğimden pek emin değilim.

Karadağ, gelişmekte olan bir ülke. Revaçta olmasına rağmen daha kabuğunu kıramamış. Mesafeler kısa ama toplu ulaşım alternatifleri az olduğu için araç kiralamanızı öneririm. Kalabalık olmayan, denize de girebileceğiniz aylar Mayıs ya da Ekim. Tivat’ta konaklasam da genelde, hareketlilik isteyenler Budva’daki otelleri, sakin bir tatil arayanlar Dobrota’daki evleri tercih ediyor. Fiyatlar ise, avro kullanılmasına rağmen makul bir aralıkta.

Kotor Körfezi, sahil boyunca bir tarafta dik yamaçlı dağlar, diğer tarafta denizin dingin manzarası ile Como Gölü’nü andırıyor. Birkaç yüzyıl boyunca Venedik’lilerin hâkimiyetinde kalmış bölgenin, eski şehirlerini ziyaret ettikçe, mimarisindeki İtalyan etkisini de net bir şekilde hissediyorsunuz.

İlk günümüzü Kotor ve Budva’ya ayırdık. Tivat – Kotor arası sahilden 18 km ama yerleşim bölgelerinden geçtiğiniz için yarım saat sürdü.

Turizm sezonu başlamadığı için tenha olan bu popüler “Stari Grad”a yani eski şehre, deniz tarafındaki Tito Kapısı’ndan girdik. Labirent gibi dar sokakları, yığma taş binaları ile dağların arasına sıkışmış küçük ölçekli Venedik sanki burası. Kaybolduğunuzu sandığınızda, karşınıza İtalya’daki gibi minik meydanlar çıkıveriyor.

Unesco Dünya Mirası Koruma Listesi’ndeki eski şehirde Pima Sarayı, Buca Sarayı, St. Luke Kilisesi, St. Nikolas Kilisesi, Denizcilik Müzesi ve Savunma Tahkimatları gibi pek çok yer bulunuyor. Pandemiden dolayı çoğu yer kapalı olsa da, aklım şehrin yukarısındaki St. John Kalesinde kaldı. Yazık ki iniş-çıkış toplam üç bine yakın basamak ve bir buçuk saatlik bir efor için yeterli süremiz yoktu…

Budva’ya geçmeden önce Tivat’a döndük.

Tivat, kendi içinde sakin ve sade bir şehir olsa da Porto Montenegro’suyla Karadağ’ın en lüks marinasına ev sahipliği yapıyor. Limana demirlenmiş mega-yatları, pahalı moda butikleri, modern rezidansları, şık kafe ve restoranları ile Tivat’ı cazibe merkezi haline getirmiş. Marinayı, bir ucundaki Deniz Müzesi’ne kadar gezdikten sonra dinlenmek için, arkadaşımın favori kafesi Ma Cherie’ye dönüp, liman manzaralı kahvelerimize toplam 4€ ödedik.

Öğleden sonra ise sırada Budva vardı. Dağların arasından, 25 km boyunca ine çıka ilerledik. Yolda, yazları havlu atacak yer kalmayan, 1 km’lik plajı ile Jaz Beach’de Adriyatik’i selamlayıp Budva’ya ulaştık.

Budva’daki orta çağ şehrinin sokaklarında, kalabalıkla boğuşmadan dolaşabilmek şanslı hissettirdi açıkçası. Şairler Meydanı’ndaki ufacık bir geçitten, Ricardova Glava’daki, Astoria Beach’e geçip tekrar denizle buluştuk. St. Trinity Kilisesi’nin önündeki kale surlarından manzarayı seyredip binaların arasında biraz daha kaybolarak kendimizi Pasta Bar isimli makarnacıya attık.

Denizin dibinde, kale surları arasındaki bu eski şehirde, Budva Şehir Müzesi, St. Sava Kilisesi, St. Ivan Katedrali gibi önemli yapılar ve şimdilerde konaklama için kullanılan binalar bulunuyor. Surların dışında ise hareketli gece hayatı devam ediyor. Ülkenin en çok fotoğraflanan yerlerinden biri olan Sveti Stefan adası, şehre sadece   5 km mesafede. Özel bir otelin işletmesinde olsa da yakınındaki plajlardan denize girebiliyorsunuz. 

Günü Tivat’ta, sahilin sakin bir köşesinde bitirdik. Güneş kayboldukça kızıla dönen ışıklar, dağların arasından gökyüzüne yayılmaya başladığında hayranlığımızı saklayamayıp manzaraya teslim olduk.

Ertesi gün hava tertemizdi. Diğer merkezlere göre uzakta kalan Herceg Novi’ye doğru yola çıktık. Kotor Körfezi’nin daraldığı bölümdeki Lepetani’den kalkan feribotla, karşı kıyıdaki Kamenari’ye geçtik.

Herceg Novi’deki tarihi bölgeye, Saat Kulesi tarafından girdik. St. Nikola Meydanı’nda tanesine 1,4€  ödediğimiz kahvelerimizi içip bir süre eylemsizliğimizin tadını çıkardık. St. Michael Kilisesi’nde, kese kâğıtlarının içinde 0,5€’ya sattıkları sığla reçinelerinden alıp dilek mumları yaktık. Kale surlarını yanındaki merdivenlerden sahile inip Tvrtko Meydanı’ndan Forte Mare’yi seyrederek ikinci molamızı verdik.

Herceg Novi, diğerlerinden farklı olarak daha dik bir yamaçta konumlandığı için bolca merdiven çıkıyorsunuz. Kanlı Kula, Savina Manastırı gibi önemli yapıların yanı sıra festivalleri ile ünlü bu şehirden ayrılıp, yönümüzü Kotor Körfezi’nin diğer tarafına çevirdik.

Körfezdeki tam turumuzun sonlarında, Herceg Novi’den 30 km ileride, hiç beklemediğim bir yer ile karşılaştım. Perast!

Ne kadar keyifli bir yer olduğunu anlatmaya kelimelerim yetmiyor. Dağın eteğinde konumlanan, film seti havasındaki bu orta çağ kasabasında yazar da olursunuz, şair de… Hemen karşınızda, körfezin ortasındaki Lady of Rock ve St. George Adaları ise  sizi selamlıyor. Kişi başı 5€ karşılığında ufak teknelere binip Lady of Rock’ı ziyaret edebiliyorsunuz. Hikâyesini de anlatıyor kaptanımız, bölge halkı taşları tek tek taşıdı buraya diye.

Dönüşte tekneniz sizi cep boyu cennetin ortasına bırakıyor. Önünüz Kotor Körfezi, etrafınız heybetli dağlarla çevriliyken kendinizi arınmış ve hafiflemiş hissediyorsunuz. Ayrılmayı reddediyorum, en azından manen.

Akşam yemeği için Port Montenegro’ya geçiyoruz. Al Posto Giusto’da, güneşi batırıp yorgunluğumuzu atarken, son yemeğimizin tadını çıkarıyoruz. 

Arkadaşlarımın tavsiyesi ile bölgenin yerel marketi Idea’dan kuru et, şarap ve bal alıyorum. Deniz ürünlerini de çok methediyorlar. Her köşe başında “Pekara” denilen fırınları var. Çeşit çeşit hamur işi satıyorlar. Önlerinde hep kuyruk. Birkaç avroya yerel tatlar deneyebiliyorsunuz.  

Belki uzun süredir bırakın yurtdışını, evden bile çıkamadığım için, belki de can dostumla kavuşturduğu için seyahatimin her anından büyük keyif aldım. Sonraki gidişimde ziyaret etmek üzere Lovćen ve Durmitor Milli Parkları’nı, Skadar Gölü’nü listeye yazdık bile. Canımızın istediği her köşeden denize gireceğimiz, Perast’a tekrar kavuşacağımız günlerin hayallerini kurmaya başladık şimdiden.

PAYLAŞ
Exit mobile version