Site icon Türkiye'nin Yeni Kadın Moda Dergisi – NYXmag

Baskılanıyor muyuz?

PAYLAŞ

Özgür hissetmek ile baskı altında hissetmek iki ayrı uçta yer alan kavramlar gibi görünür. Özgür hissedenin de baskılanan ya da baskılanmış bir yanı yok mu?

Dünyaya henüz fiziki gelişimimizi tamamlamadan geliyor olmamız, doğduğumuz anda çevremizle bir etkileşime girmemizi zorunlu kılıyor. Yaşamak için buna ihtiyacımız var. İnsanlık tarihinin tespit edilen en eski bulgularında da yaşamda kalabilmek için bir arada olmaya ve toplu eylemler ile çevredeki tehlikeleri bertaraf etmeye dair kanıtlar var. Bizler ancak birlikte olabildiğimiz kadar bir olabildiğimiz ölçüde varlığını devam ettirebilen bir türüz. Sürüden ayrılınca kurtların yediği sadece koyunlar değil demek ki!

Var olmak için yok olmaya razı olmak!

Tarihte birçok sürüden ayrılma hikayeleri yaşanmış olsa da çok azı sürüye rağmen kendi yolunda ilerlemeyi başarıp tarihte yerini alabilmiş. 

Herkes Kendi Hayatının Mimarıdır kitabımda da bahsettiğim iki Pulitzer ödüllü Edword O. Wilson, “İnsan Varlığının Amacı” kitabında gerçek sosyallikten bahseder. Burada gerçek sosyalliği, ihtiyacı olanı alabilmek için bulunduğu toplumun gerekliliklerini yerine getirmek şeklinde en yalın şekilde tanımlayabilirim.

Hayatta kalma ve neslini devam ettirmek en temel dürtülerimiz. Hal böyle olunca da dünyaya geldiğimiz habitatın bir parçası olma gayretimiz hiç bitmiyor, bazen kendimize rağmen!

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren görünmez bir heykel atölyesinin tam ortasında gibiyizdir. Bakımımızla ilgilenen etrafımızdakiler bizleri kendi bildikleri ile şekillendirmeye başlarlar, ellerindeki keskin keskiler ve zımpara kağıtlarıyla. Anne-babamızdan öğretmenlerimize, mahalledeki teyzelerden, iş yerindeki arkadaşımıza kadar her biri “en iyi formumuza” ulaşmamız için gayrettelerdir. Niyetleri de iyiliğimize dairdir.

Bu süreç bir var etme sürecinden öte, benzetme ve aykırı ya da farklı olanı budayıp yok etmektir: bize benzemeyen bizden değildir!

Kendi özgürlüğü yerine toplumsal esaret!

Bizler, potansiyelimizi özgün ve özgürce sergilemesine izin verilen varlıklar değil, toplumun zihnindeki “ideal insan” kalıplarına dönüştürülmüş, fazlalıkları yontulan ve nihayetinde bu kalıplarla katılaştıran birer toplumsal nesne miyiz?

Baskı süreci, genellikle sesiz sedasız ilerler ve kalıplanma tamamlanınca da özgün olmaya çalışmak ya da kendi olabilmek en zor haline gelir. Geçtiğimiz yaz “Gülizar” filmini izlemiştim. Boğucu atmosferin neden tercih edildiği, baskılanmanın yarattığı daralmayı yaşatmak içindi sanırım. Gülizar’ın hikayesi, aslında hepimizin ortak trajedisinin sinematik bir yansıması gibi. Filmdeki dar kamera açıları, karakterin üzerine çöken o ağır tavanlar ve etrafındaki insanların beklentileri adeta örülmüş yüksek ve kalın duvarlar gibi. Bulunduğu çevrede otorite olanların fiziksel bir darbeden çok daha etkili olduğu mesajı veriliyor. Otorite figürleri, Gülizar’ın sesini zorla kesmezler; ona, susmanın “en erdemli davranış” olduğu bir dünya inşa ederler.

Bizler de hayatlarımızın belli dönemlerinde birer Gülizar’a dönüşmüşüzdür. Kendi sesimizi duyurmanın sürü dışı bir davranış olacağı korkusu, çevremizin onayını alacak sahte sessizlikten daha büyüktür ve susarız. Toplumun bizi fark ettirmeden maruz bıraktığı bu manipülasyon, kendi hayat sahnemizde bizi figüranlaştırırken, başkalarının senaryolarını ezberlemek zorunda bırakır.

​Ancak modern dünya, Gülizar’ın sessiz odasını alıp milyarlarca insanın izlediği dijital bir arenaya taşıdı. Bugün baskı, sadece evimizin içindeki otorite figürlerinden gelmiyor; sosyal medyanın o acımasız ve anonim kalabalığında da yükseliyor. Modern zamanın en korkunç törpüsü olan “linç kültürü”, bireyin özgünlüğüne karşı kurulan dijital bir giyotin haline geldi. En ufak bir aykırı seste, sürüden ayrılan en küçük bir adımda, klavye başındaki binlerce “görünmez otorite”, acımasızca eleştiri oklarını fırlatıyor. Bu dijital linç mekanizması, insanları hata yapmaktan, farklı düşünmekten ve en önemlisi “kendisi olmaktan” korkar hale getiriyor. Toplum, sosyal medya aracılığıyla bizi fark ettirmeden yönetiyor; bizi görünmez bir otokontrol mekanizmasına hapsediyor.

“Bin düşün bir paylaş!” noktasına gelmiş bir kontrol sistemi içerisinde olmak, var oluş temel dürtülerimizi hangisine hizmet ediyor tartışılır halde. Edword O. Wilson, gerçek sosyalliği tanımlarken, sosyal medya etkisinden uzak bir zamandaydı. Belki tanımını yeniden tekrar gözden geçirmeli! Ne dersiniz?

Asi Penguenin hazin sonu!

Werner Herzog’un 2007 yapımı Encounters at the End of the World (Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar) adlı belgeselinde, sürüden ayrılarak denize değil dağlara doğru tek başına yürüyen Adélie pengueni, geçtiğimiz aylarda sosyal medyada “nihilist penguen” olarak viral oldu. Neydi 9 yıl içerisinde değişip bir pengueni fenomen yapan?

Penguen, binlerce penguenlik sürüsünden ayrılarak hayatta kalma şansının olmadığı dağlık, iç kesimlere doğru tek başına yürümeye başladı. Adına bile bakmadan. Sosyal medyada bu penguen; modern hayatın anlamsızlığına başkaldıran, her şeyi bırakıp gitmek isteyen, hayattan yorulmuş, amaçsızlık ve yorgunluk hisseden insanların sembolü gibi bir noktaya taşında da bilimsel gerçekler bambaşka şeyler söylüyordu. Penguenin bu davranışını “bireysellik” değil, biyolojik bir uyumsuzluk, yön bulma hatası veya stres kaynaklı bir “davranışsal sapma” olarak niteliyordu bilim insanları.

Bu olay, doğadaki tarafsız bir davranışın, insanlar tarafından kendi duygusal durumlarını yansıtan bir metafora dönüştürülmesinin çarpıcı bir örneği. Modern insanın tükenmişliği, kalabalıktaki kaybolmuşluk hissinden kaynaklı kopuşu ve yaşamın anlamsızlığının yarattığı çaresizliğin bir sembolüne dönüşmesinin altında derin çığlıklar mı gizli?

Korumak için mi yoksa yok saymak için mi bu benzetme çabası?

Heykel olmaya teşebbüs edilir mi?

​1958 yılının radikal sanat anlayışıyla Franz Erhard Walther toplumsal kalıplara bambaşka bir bakış açısı getirdi.

Walther, “Heykel Olma Teşebbüsü” heykel kavramına felsefik bir iç bakış getirerek yeniden yorumladı, duygu düşünce ve davranışları da dahil ederek. Walther’e göre bir heykel, müzede dokunulmaz bir şekilde duran mermer bir blok değildir; heykel, insanın kendi bedeniyle ve iradesiyle gerçekleştirdiği bir eylemdir. Walther, izleyiciyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp, onu bir kumaşın içine girmesi veya belirli bir formda durması için teşvik ettiğinde, aslında şunu haykırıyordu: “Sana verilen formu reddet, kendi formunu eyleminle yarat!”

1958’deki o canlı heykel aktiviteleri, sadece bir sanat deneyi değil, baskılanan insanlık için bir özgürlük manifestosuydu. Walther, heykelin “bitmişliğini” reddediyordu. Ben de “Herkes Kendi Hayatının Mimarıdır” kitabımda, hayatın her anında kendimizi yeni değişkenlere göre yeniden tasarlamamız gerektiğine vurgu yapıyor ve insanın “bitmiş bir ürün” değil, her an yeniden inşa edilen bir süreç olduğunu savunuyorum.

Peki gerçekten Walther, kumaşların içindeki canlı performanslarında özgür ve özgün kalabildiğimizi düşündürtebildi mi?

Bilgi önemli bir şey, deneyim ise her şey!

2025in yaz aylarında küratör Selen Ansen, Franz Erhard Walther’in “Heykel Olma Teşebbüsü” performansını Arter’de bizlerle buluşturdu. Ne şanslıyım ki deneyimleme fırsatım oldu.

İki farklı canlı performansın içine dahil oldum. Birincisinde dokuz kişinin katılımıyla performans gerçekleşti. Altı açık bir çuvala benzeyecek şekilde dikilmiş dokuz gözlü bir kumaşın içine girdik. Ayrı bölmeler ama aynı kumaşın devamı. Kendi gözümüzde serbest ve özgür hareket ederken, en baştaki kişinin adım aralıkları ile hızı belirlenen şekilde yürümeye başladık. Başlangıçta bir oyun gibi gelse de yürüme hızının, içine girdiğimiz keten bez bölmesinin gerginliğinin kendi hareketlerimi sınırladığını algılamaya başladım. Özgür zannederken, sıkı sıkı kontrol altında olmak! Tam bir ikircikli hissiyattı benim için.

İkinci canlı performansta, bu kez neredeyse tüm bedenimizin içinde kaybolacağı kadar bir derinlikte ve daha geniş aralıkta, on iki kişilik bölmeler şeklinde dikilmiş keten bir kumaş yere serildi. Bizler de yerdeki kumaş bölmesinin içine girip yere uzandık, sanki kefenlenmiş de yerde yatıyor gibi bir histi ilk algıladığım. Kendi özgün alanı içinde fakat diğerleriyle aynı hizada olmanın verdiği rahatsız edici bir kısıtlılık hali… Başlangıçta yine oyun gibi gelse de çok az bir süre sonra dünyadaki var oluş sebebinden tut da yapabilir kapasitenle etkileyebileceğin alana kadar bir sürü kavramı sorgulatan bir deneyimdi.

Dahil olduğum iki performans da aslında özgürlük alanımızda fark etmemiz gereken görünmez sınırların arasında baskılanıyor olduğumuz gerçeğiydi. Gerçek bir özgürlük mümkün mü?

Bastırılan mı baskılanan mı özgür kalır?

Walther’in “teşebbüsü”, hem Gülizar’ın sessizliğine hem de sosyal medyanın gürültülü linçlerine bir yanıt gibi olsa da benimle birlikte canlı performansa dahil olan diğerlerinin bambaşka duygular içinde olduklarına eminim. Herkes kendi kabı kadar bir şeyleri deneyimliyor neticede.

Kendimizi özgür hissedeceğimiz kadar serbest, sürünün dışına çıkamayacak kadar da sınırlandırılmış hissindeydim ben. Biraz durgun ve düşünceli biraz da şaşkındım. Walther gerçekten bu kadar geniş bir spektrumda farkındalıklar hedeflemiş olabilir miydi? Zaten büyük bir sanatçı kendi döneminin ötesinde de var olacak ebedilikte eserlerle sanatçılığının hakkını vermez mi?

Yaşadığım farkındalıklar ve zihnimde beliren sorular nedeniyle bu yazımın amacından sapıp “sanatçı” terimini tanımlamayı bırakıp ana mesajımı belirginleştirmeliyim sanırım…

Benlik bilincimiz oluşmaya başladığı andan itibaren çevremizde gördüklerimiz ve çevremizden öğrendiklerimiz bilinçaltımızda kalıplar oluşturuyor. Özgür olduğumuzu düşündüğümüz zamanlarda bile bu içsel kalıplarımızın şekline uygun kararlarla hayatın içerisinde yol alıyoruz.   

İçinde bulunduğumuz toplum bizi bir köşede dondurup, hareketsiz ve itaatkar bir heykel gibi mi görmek istiyor? Dijital dünya bizi kendi yankı odalarına hapsetmeye mi çalışıyor? Yoksa biz gerçek sosyalliğin gerekliliklerine sığınıp kendi özgünlüğümüzü mü baskılıyoruz? Otorite figürlerinin bize yakıştırdığı o “mükemmel” imajları, sosyal medyanın bizden beklediği “onaylanabilir” maskeleri parçalamak çok da kolay değil. Hele ki bu kadar sosyal medyanın içerinde yaşıyorken. 2007 yılında çekilen belgeseli 2026 yılında viral olmasının altında da işte bu baskılanmışlığın yarattığı bastırılmış duygular bulunuyor.

​Bugün geldiğimiz noktada, çevremizdeki her otorite figürü ve elimizdeki her ekran, farkında olmadan bizi kendi korkularının veya toplumun dayattığı şablonların birer kopyası yapmaya çalışıyor. Biz ise bu manipülasyonu “popülerlik” veya “uyum” ambalajları altında kabul ediyoruz.

Tam anlamıyla ve gerçek bir özgürlük mümkün mü sorusunda cevabım net; toplum hayatında mümkün değildir! Bununla birlikte bireyin kendini gerçekleştirmesi içinde serbest düşünce kalıplarının oluşmasını sağlayacak bir esnekliğin de olması gerekir.

“El alem ne der!” diyerek kendi değerlerine rağmen hayatını başkalarına uyumlu yaşamak ile “Ne derlerse desinler, hayat benim hayatım!” diyen aykırı yaşamak arasında uçurum var gibi gelse de bilinç altında kabul edilmiş onca kalıp zaten yeterince baskılamıyor mu bizleri?

Ne dersiniz; Baskılanıyor muyuz?​

PAYLAŞ
Exit mobile version