Beş Çayı (1969)

Writer: Şenay Çarkçı

Date: 29/03/2021

PAYLAŞ

Yokuş çok dik olmasa da ince topuklarla Arnavut kaldırımında yürümekte zorlanıyordu. Emlakçı Ragıp Bey dört beş adım önden seslendi; “Geldik geldik Gülseren Hanım şu köşedeki ev.”

Emekli öğretmendi Ragıp Bey. Emekli olunca Beyoğlu’nda küçük bir emlakçı dükkanı açmıştı. Gülseren de bir sokak arkadaki müzikholün assolisti idi. Dört beş ay önce bir arkadaşı için ev aradıkları sırada tanışmışlardı. Şimdi ise kendi için bir ev arıyordu.

Aslında evi çalıştığı müzikhole yakındı fakat o biraz uzaklaşmak istiyordu. Onu rahatsız eden bir iki olay yaşanmıştı mahallede.

Ragıp Bey de Sarıyer’deki bu iki katlı evin üst katını önermişti. Ev sahibi eski bir öğrencisinin velisiydi. Güzel geniş bahçeli, çiçeklerle bezenmiş, şirin bir evdi bu.

Beyaz ferforje bahçe kapısının üzeri hanımeli çiçekleri ile sarmaşık gibi dolanmıştı. Bahçesi çok güzel ve renk renk çiçeklerle doluydu. Gülseren, gözünü bahçeden ayırdığı an, alt kattaki verandada saçları uzun dalgalı, üzerinde mavili turunculu büyük ince bir şalla kollarını kavuşturmuş bir kadın gördü.

Nisan güneşinde bakır kızılı saçları alev gibi parlıyordu. Selamlaştılar…

Kadın Ragıp Bey’e anahtarı uzatıp “Siz bir evi gezin, sonra gelin konuşalım” dedi…

Bahçeden ayrı bir merdivenle ayrılmış daireye çıktılar.

Oldukça zevkli döşenmiş sade şirin iki oda bir salon ve dört bir yanı ışık alan ferah bir evdi. Gülseren çok beğenmişti burayı. Bir yandan evi geziyor, diğer taraftan Ragıp Bey’e sorular soruyordu.

Ragıp Bey “Anlaşırsınız Ayda Hanım iyi birisidir. “ dedi. “Siz sakin bir yer istiyorum deyince aklıma burası geldi. Ne tesadüf ki o da bir hafta önce beni arayıp üst kata bir kiracı bulmamı istedi. Tanışıklığımız eskiye dayanır. Üç yıl öğrencimdi Arto, sonrasında Yunanistan’a gittiler… Neyse siz evi beğendi iseniz tamamdır.”

Bahçeden direkt verandaya geçtiler. Ayda onlara çay ve bir kaç küçük sunum hazırlamıştı.

Konuşup anlaştılar.Çaylarını içip biraz sohbet ettiler. Gülseren böylece evi tutmuş oldu.

Ayda

Tahsilini yarıda bırakıp, ailesinin isteği üzerine büyük bir aşk yaşamasa da hoşlandığı Boris’le evlenmişti. Aileler eski tanışlardı. Ayrıca iş ortağı sayılırlardı. Evlilikleri rutinde seyretti hep. Öyle büyük tutkular, büyük kavgalar yoktu yaşamlarında… Özellikle Boris biraz içine kapanıktı. Nedeni bilinmez bir hüzün vardı bakışlarının derinliklerinde.

Bir erkek çocukları olmuştu ARTO… İlkokul üçe kadar Sarıyer’de okuduktan sonra Yunanistan’a gitmeye karar verdiler. Boris her ne kadar iş için dese de boğuluyordu burada, artık daha fazla alkol alıyor ve hüznünü saklayamıyordu. Sarıyer’deki evlerini kapatıp Yunanistan’a yerleştiler…

İki yıl olmuş olmamıştı ki; o gece eve biraz geç geldi. Oysa Noel günüydü. Ayda yemekler hazırlamış onu bekliyordu. O sarhoştu. Geç gelmesini telafi etmek istercesine ısrarla onları dışarı çıkarmak istiyordu. Ayda her ne kadar istemese de “İçkilisin” dese de “Sizi çok güzel bir yere götüreceğim” diyor ısrar ediyordu. Ayda sonunda baş edemeyip kabul etmişti. Arto’yu da alıp çıktılar. Sokak lambaları ile aydınlanan caddeler yağmurun hızıyla flu bir hal alıyordu.

Alkolün etkisi ile direksiyon hakimiyetini kaybedip şarampolden aşağı yuvarlanmışlar, kazada Boris ve Arto hayatlarını kaybetmişlerdi.

Ayda bir hafta yoğum bakımda kaldı. Bir ayağında düzelmez bir araz kaldı. Bir de kaşının üzerinde derin bir yara izi… Gerçi yüreğindekinden büyük değildi… Aylar süren psikolojik tedavi gördü. Bir yanı onlarla öldü.

Üç yıl sonra Sarıyer’deki kapatıp gittiği evine geri döndü. Oradaki o acı hatıradan uzaklaşmak istiyordu. Sonra da bu ev bana fazla büyük deyip üst katı dışarıdan bir merdivenle ayırıp kiraya vermeye karar vermişti.

Gülseren (Sophia)

Gülseren iki yaşında iken iç Anadolu’nun küçük bir kasabasından göç etmişti. Ailesi bir akrabalarının yanına sığındıktan sonra yine bir memleketlisi vasıtası ile Büyükada’da daimi bir iş buldular. Ermeni zengin bir ailenin yalısında hem bahçe hem de evin işleri ile ilgileneceklerdi. Tek çocuktu Gülseren. Yalının sahipleri de bu sebepten kabul etmişlerdi zira çok çocuklu bir aile istemiyorlardı. O sebepten Gülseren’in kardeşi olamamıştı. Zengin ailenin Gülseren’le yaşıt bir kızı bir de Gülseren’den iki yaş büyük bir oğlu vardı. Aynı bahçede beraber büyüdüler, oyunlar oynadılar, koşuşturdular.

Daha çocukken başlamıştı Gülseren’in ve evin oğlunun aşkı. Büyüdüler, aşkları da onlarla büyüdü. Bunu fark eden zengin aile oğullarını eğitim için üç yıllığına yurt dışına gönderdi. Unutulur biter diye. Ne mümkün!!! Sevda mektuplarının ardı arkası kesilmedi, özlem büyüdükçe büyüdü. Yurt dışından döner dönmez ailesine “Ben Gülseren’i seviyorum ve evlenmek istiyorum” demişti.

Ailede bir yaygara… Mezhebi başka, inancı başka… “Üstelik bizim yanımızda çalışan, hiçbir açıdan ailemize uygun olmayan bu kızı nasıl istersin” diye… Baba “Katiyen” dedi… “Bunları duymamış olayım.”

Gülseren liseyi bitirmiş üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Çok güzel bir kızdı. Koyu kahve dalgalı kısa saçları, iri, yeşile çalan ela gözleri ve dolgun, olgun erik gibi dudakları vardı. Dönemin aktrislerinden Sophia Loren’e benzetirdi arkadaşları.

Bir gece yalıda sesler iyice yükseldi. Zengin baba öfke ile müştemilatta yaşayan ailenin yanına gidip bağırıp çağırmaya başladı. Onca yılın, onca emeğin ve yaşanmışlığın bir önemi kalmamıştı artık. “Gidin sizi burada görmek istemiyorum” diyordu. Gülseren’in anne babası başını öne eğdi. Seslerini bile çıkaramadılar. Gülseren onların yüzüne bile bakamıyordu. O kadar çok sevmişti ki… O’nun olmuştu. Artık anne babası ile o küçük kasabaya dönemezdi.

Gün ağarmadan bir kaç parça eşyasını alıp evden kaçtı. Bir iş bulur çalışırım. Sonra da üniversiteye girerim diye planlıyordu kafasında. O plan yaparken aslında kaderin onun için başka planları varmış. Çok zordan ve kordan geçti. Okul hayal olmuştu. Hep kendi başının çaresine bakmak zorunda idi. Yaşamak ve ayakta kalmaktı aslolan… Bir kaç yıl geçmişti ki kendini üçüncü sınıf müzikhollerde buldu. Çok çalıştı, çabaladı sesi de fena sayılmazdı ve assolist oldu. İyi kazanıyor daha da meşhur olmak istiyordu. Geçmişi kalbine gömmüş gibi görünse de kendini kandırıyordu. Yara kurumadan yara bandı bir işe yaramazdı. Semtini değiştirmek sakin bir yere taşınmak istiyordu.

Tesadüf bu ya

Sabah yatak odasının camını açtı. Serçeleri dinledi. Normalde geç kalkmasına rağmen bu evde erkenden uyanıyordu. Nisan vedalaşıp Mayıs merhaba diyordu o gün. Öğleden sonra kapısı çaldı. Gelen Ayda idi. Onu beş çayına davet etti. Gülseren o sabah tarçınlı, cevizli bir kek yapmıştı. Midi, beyaz, degaje yaka, kolsuz elbisesini giyip, keki de alarak aşağıya indi. İki kadın hiç doğru düzgün sohbet edememişti. İkisinin de buna ihtiyacı vardı. Ayda güler yüzle karşıladı ve salona geçtiler. Gülseren evi ilk kez görüyordu. Daha önce sadece verandada oturmuştu. Mine rengi gayet rahat kanepeye oturdu. Ayda da karşındaki aynı renkteki berjere. Sohbet ediyorlardı ki kanepenin solundaki mat cilalı ağaçtan gümüşlüğün üzerindeki iki üç gümüş çerçeveli fotoğrafa ilişti gözü. Bunu fark eden Ayda “Oğlum ve eşim” dedi. “Elim bir kazada kaybettim onları. Oğlum Arto… Bir yanım onunla gitti…”

Gülseren sus pus… Yutkunamadı, ağlayamadı, akamayan göz yaşları içini yaktı. Yara bandını kurumayan yarasından bir hışımla çekti, kanattı. O ilk ve son aşkıydı.

Boris

Kim bilir belki de tesadüf diye bir şey yoktur.

PAYLAŞ