Bir İhanet de Benden Olsun

Writer: Şenay Çarkçı

Date: 02/07/2021

PAYLAŞ

Evinin bahçesindeki çınar ağacını uzun uzun seyretti. Oldu olası ağaçları ve gök yüzünü seyretmeyi severdi. Rahatlayıp, huzurlu bir rehavetin içine dalardı müstakil evinin bahçesinde.

Yirmi yıl önce bu arsayı alıp evlerini inşa etmişlerdi. Her detayla tek tek ilgilenip emek vermişlerdi. Cennetten bir köşeydi bahçe, manzara ve beyaz boyalı, turkuaz panjurlu evleri.

Ne gariptir şu beyin!!! Ne farklı bir kavramdır zihin; istediği yeri cennete, istemediğini cehenneme çevirebiliyor. Şu aralar Meryem bu evde ve bahçede eski tadı tuzu ve huzuru bulamıyordu. Mayıs güneşi bir güne daha veda etmekte idi. Kızıl turuncu renkleri tüm gökyüzünü sarmış o ise bahçedeki geniş tahta sandalyesinde gözlerini yummuş elinde kalan yaşamın kırıntılarını toprağa usul usul bırakıyordu. Masadaki yarım kalmış yeşil çayı soğumuştu. Aklına on yaşında ayrıldığı Mardin’deki evlerinin avlusu geldi. Elinde annesinin yaptığı saçları mavi yünden bebeği. Tek bir ağaçları vardı avluda. Onun hemen gölgesinde de sedirleri. Ne güzel günlerdi.

Çalan cep telefonunun sesi ile birden irkildi. Arayan İstanbul’da yaşayan kız kardeşiydi. Hal hatır, biraz havadan sudan konuşup kapattılar. Dört kardeştiler. Üç kız bir erkek. Yıllar önce göç etmişlerdi Mardin’den İzmir’e. Babası demir ustası annesi de el işleri yapar, Urla pazarında satardı. Orta okulu, liseyi İzmir’de okumuştu. İki defa sınava girse de üniversiteyi kazanamamıştı. Eşi Salih’le bu yıllarda tanışmıştı. İzmir’in eski yerleşik ailelerindendi. Bir arkadaşının doğum gününde tanışmışlardı. Aralarında karşı konulmaz bir çekim, bir yürek heyecanı daha o an gelişti, zamanla büyük bir aşka dönüştü. Salih koyu renk saçlı, bronz tenli, ela gözlü, orta boylu, sevecen ve güler yüzlü bir çocuktu. Meryem ise kumral gözlerinin ardında çiçekler açan çok güzel bir kızdı.

O yıllarda aile biraz dağılmaya başlamıştı. En büyük abla Hacer uzak akrabalardan Almanya’da yaşayan bir aileye görücü usulü gelin gitmişti. Büyük abi İskender Avusturya’ya iltica talebinde bulunmuş ve kabul edilmişti. Anne eli göğsünde yanık yanık türküler söylerdi arada… Baba uzun uzun dalar giderdi. Küçük kız kardeş lise ikide, başında kavak yelleri. Meryem üniversite hayalinden vaz geçip İzmir merkezde bir mağazada satış elamanı olarak işe başladı.

O yıl Salih İstanbul’da işletme ve muhasebe okumak için İzmir’den ayrıldı. O gece ne zordu, ne kordu yürekte… Onsuz nasıl günler geçecekti? Güneş nasıl doğacaktı? Terminalden birkaç arkadaş uğurladılar. Elleri zor ayrıldı… Koparcasına, isyan edercesine.

Okul bitip dönünce evlenmeye karar vermişlerdi. Aileler pek uyuşamasa da engel  olamadılar. Kültürlerin ve halayların biraz çekiştiği bir kır düğünü ile evlendiler. Bir sene geçti geçmedi annesi kalp krizinden ölünce baba bir süre yalnız kaldı. Bütün çocukları ısrar etse de kimseye gitmedi. Ta ki oğlu gelip onu Viyana’ya götürene kadar.

Salih ve Meryem para biriktirip bir arsa almak istiyorlardı. Evliliklerinin üçüncü yılında birikimleri ile             Urla’da portakal ağaçlarının olduğu bir arazi aldılar. Bir güzel de ev kondurdular. Huzurlu ve mutluydular. Kızı Akasya dünyaya geldikten sonra annesini eskisinden daha çok anlar ve anar olmuştu… Gel zaman git zaman yıllar geçti. Her ilişkide olduğu gibi dalgalanmalar – durulmalar ya da atışmalar oluyordu olmasına ama son bir yılda anlamsız bir uzaklaşma hissediyordu. Salih biraz sesiz ve her zamankinden farklı hallerde idi. Meryem yorgunluğuna bağlıyor ve pek üzerine gitmiyordu. Maddi olarak biraz sıkıntılı bir süreçten geçiyorlardı. Akasya Ankara’da üniversitede okuyordu ve Meryem bir yıl önce hayalindeki butiği açmıştı. Kendi işini yapıyordu artık. Çok yoğun geçiyordu günler. Bahçedeki ağaçları bile izlemeyi erteliyordu.

Salih arada geç geliyor bazen gelir gelmez yorgunum deyip telefonu da alıp yatak odasına geçiyordu.

İşte dün gece de buna benzer şeyler olmuş, Salih yorgunum deyip odaya çekilmişti. Üstündekileri de banyodaki büyük hasır sepetin üzerine fırlatırcasına bırakmıştı. Meryem banyoya girip onları makinenin içine atmak istediğinde, yere düşen bir kağıt gördü. Birden nedensiz bir burukluk kapladı yüreğini. Dört kere katlanmış bu küçük kağıdı hemen açtı. Banyoda yere adeta çökercesine oturup okumaya başladı. Bir kavgadan sonraki barışma yazısıydı bu.  “Seni çok seviyorum… Ve anlıyorum biraz üzerine gelmiş olabilirim. Ama ne olur sen de beni anla… Şirkette kimse anlamasın diye sürekli diken üzerindeyim. Senle geçirdiğimiz mutluluk dolu anlar çok kısa sürüyor ve sen karının yanına gidiyorsun. Ben artık dayanamıyorum… Ama sensiz olamayacağımı da bir kez daha anladım, sensiz olamıyorum. Bu on beş gün cehennem oldu. Seni çok ama çok seviyorum. Bu arada hediye için teşekkürler. Kediciğin Aslı…“

Meryem yutkunamıyor kalbi hızla çarpıyordu. Bir hışım bahçeye fırladı. Göz yaşları sel olmuş, arada nefes almakta zorlanıyordu. Bu Aslı üç yıldır beraber çalıştıkları halkla ilişkiler müdürü Aslı olmalı diye geçirdi içinden. Ne acı; çok kez sohbet etmişlikleri, eve gelip kahve içmişlikleri vardı. Dört yaş küçüktü Meryem’den ve altı yıl önce boşanmıştı eşinden. Hiç çocuğu olmamıştı. Gezmeyi eğlenmeyi seven hoş sohbet bir kadındı. Meryem’in içinde bir yangın ve cevapsız bin bir soru… Nasıl olabilirdi? Sevdiği adam bunu ona nasıl yapabilmişti? Nasıl, nasıl diye içinden birkaç kez fısıldadı. Havanın soğukluğu bile onu üşütmüyor, içindeki yangını söndürmüyordu. Üzerinde ince bir hırka ile gözleri sırılsıklam titriyordu. İçinden bir ses “Camı çerçeveyi indir … Vur, kır onlara bunun hesabını sor, burunlarından fitil fitil getir.” diyordu. Bir ses de “Sakin ol bir toparlan böyle olmaz” diyordu. Bir süre sonra elini yüzünü yıkayıp kanepeye kıvrıldı. Sakinleşmeye çalışıyor ama beceremiyordu. Güneşin ilk ışıkları camları geniş salondan içeri sızmış, o hala gözünü kırpmamıştı.

“Ne yapmalıyım şimdi? Ne yapmalıyım?” diye geçiyordu içinden. Aptal yerine konmasını hazmedemiyor, aldatılmanın ağır yükünün altında eziliyordu. Bir ara Salih’in kalktığını gördü. İşe gitmek için hazırlanıyordu. Salonda kanepede uzanan Meryem’e bakıp neden burada uyuduğunu sordu. Yüzüne bile bakmadan “Uykum kaçtı uyuyamadım.” diyebildi Meryem. Başka hiçbir şey demeden kapıyı çekti ve gitti. Meryem bitkin bir halde kalkıp bir kahve yaptı. Gözleri tuzlu su kesiği. Acıyordu. Her yeri acıyordu aslında. Kahvesinden bir yudum aldı. Affetmeli miyim acaba diye düşündü. Sonra kendinden utandı bu ne onursuzluk!!! Demek artık beni sevmiyor ki beni aldatmış… Sevgi dilenmek acizlik diye düşündü. Ama ona hiç boşanmak istediğini söylememişti belki de gelip geçici bir hevesti bu. Kendini kandırma dedi kendini avutma. Ne yapmalıyım şimdi? Onca mazi… Bunca anı… O kalp çarpıntısı, o sevişmeler… Verilen emekler bir hiç miydi? Kabullenemiyordu. Akasya’ya nasıl anlatacaktı bunları. Birden hıçkırıklara boğuldu…Yapamam diyordu böyle yaşayamam.

Şimdi hava kararmış, o hala bahçede oturmakta idi. Şimdi geçmişi ve anıları ortaya saçma zamanıydı… Şimdi zamanın dönen çarklarını kırma zamanı…

Mutfağa gidip kendine yeni bir çay yaptı. Yıllar, anılar kafasının içinde adeta yarışıyorlardı. Bir şey düşünüyor, sonra ne düşündüğünü unutup, başka düşüncelere dalıyordu. Bir gece öncesini kafasında tekrar tekrar yaşıyordu…

Akşam olmuştu, bütün bir gün bir şey yemeden bahçede o soğukta oturup ağaçları seyretmişti. Uzun zamandır ertelediği ağaçları. Ve zor da olsa bir karar vermişti. Bitmeliydi.

Aslında şunu anladı; o özgürlüğüne aşıktı. Esarete değil. O aşka aşıktı. Kırıntılarına değil. İki yıl sürdüğüne göre aşk olmalıydı onlarınki…Bizim artık yitirdiğimiz… Sonra artık güvenemezdi ona ardından bunca iş çevirmiş birine… Çok haince bir durumdu bu. Halbuki ilk zamanlar kendi itiraf etse boşanırlar ve bu denli acı çekmezdi. Tamam hiç kolay olmazdı ama bu denli acı olmazdı. Artık kararını vermişti Ağlayacaktı, sızlayacaktı ama unutacaktı. Ve en önemlisi sızlanıp kendine acımayacaktı.

Evet, evet kararlıydı yangınını bir gün söndürecek, belki onları içinde gün gelip affedecekti. Bu hayat benim.  Bu Yolculuk da Öyle … Ne ilk ne son bu…

Meryem karar vermişti vermesine de kalbi ile kavgası sürmekte idi içten içe.

Gecenin sessizliğini ard arda çalan kapı zili böldü. Meryem kapıya ağır ağır ve bitkin adımlarla yürürken kapı inatla çalıyordu. Kızgın ve öfkeli bir tavırla kapıyı hızla açtı…

-Sürpriiizzz… diye kalabalık bir bağırış karşısında dondu…

Önde Salih elinde beyaz pembe güllerle süslenmiş bir pasta, mumların aydınlığıyla yüzlerini tam seçemediği arkadaşları ve hemen solunda İstanbul’daki kız kardeşi Mine… Hep bir ağızdan iyi ki doğdun diyorlardı… Şaşkındı bugün doğum günü olduğunu unutmuştu. Ne yapacağını ne söyleyeceğini bilemiyordu. Gelen kalabalık içinde onu ilk öpen ve kutlayan da Aslı olmuştu.

Meryem tepkisiz ve buz kesmiş bir halde sessizce fısıldadı kendine

“Evet bu benim yeni yaşım ve tekrar doğuşum.”

KİM BİLİR BELKİ DE AŞK LAZIM DEĞİLDİR…

PAYLAŞ