Iztırar

Writer: Naşide Sağlam

Date: 29/03/2021

PAYLAŞ

“Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.”
Özel güvenlik eğitimi ile ilgili bir kursta, girdiğim özel güvenlik hukuku dersinde; ceza kanununda geçen zorunluluk hali ile ilgili bu maddeyi her okuduğumda; daha önce hukuk ile ilgili teknik ifadelerle muhatap olmamış kursiyerler, anlayamamanın sıkıntısı ve soru işaretleriyle bakarlar ve “Biz bu konuyu nasıl anlayacağız, ne kadar zor konular böyle ” derlerdi.
( İtiraf edin siz de anlamadınız)
Konunun daha iyi anlaşılması için, hemen şu örneği verirdim:
“Düşünün, bir dağdasınız ve tipi var. Göz gözü görmüyor ve donmak üzeresiniz. Karşınıza bir kulübe çıktı ve kapıyı çaldınız. Kimse yok… Siz de donmamak, ölmemek için kapıyı kırıp içeri girdiniz. Çünkü hayatta kalmak için başka bir çareniz yok. Bu durumda ceza almazsınız çünkü buna zorunlu kaldınız ama verdiğiniz zararı tazmin edersiniz.”
Biraz önce anlayamamanın getirdiği sıkıntılı yüz hali y erine rahatlayan, mutlu bakışlarla karşılaşırdım.” Aaa!.. Çok basitmiş ” derlerdi.
Hayatımız da keşke böyle olsaydı, değil mi? Anlayamadığımız, tıkandığımız bir konu, bize basit basit anlatılsaydı; kolay olan, hafif olan çarçabuk gösterilseydi ya da görebilseydik ve bu hep böyle olsaydı. Hayatın zorlukları, sıkıntıları üzerimizde bir yük gibi durmadan; güzellikleri, iyilikleri, kolaylıkları tercihen yaşasaydık; ama böyle olmadığını biliyoruz. Bütün duygularımız at başı gibi bazen yan yana gidiyor. Kimin o yarışı kazanacağını bazen biz de kestiremiyoruz.
Kendimize yetmediğimiz noktada bizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz gurularımız, hayat koçlarımız, mentorlarımız olsun; onlar bize yol göstersin istiyoruz.
Gösteriyorlar da…
Ne zaman kişisel gelişim ile ilgili bir kitap okusam, bir video izlesem ya da bu konularla ilgili birini dinlesem; hemen etkilenirim. Yeni bir şeyler öğrenmenin getirdiği haz ve aydınlatıcı bir yol bulmanın getirdiği rahatlık ve umutla; o gün, her zamankinden daha güzel hisseder v e daha pozitif olur ve artık sorun yaşayamayacağım inancıyla dolup taşarım. Burada
parantez açıp; bunun hiç de kötü bir şey olmadığını belirtmek isterim. Ancak çok kısa bir süre sonr a tatilden iş hayatına dönme modu gibi; birden gerçek hayata dönmem de ışık hızıyla olur.
Bütün o bilgiler, hisler bir anda uçup gider. Hayatın somut hisleri, karşılaştığımız olay ve durumlar, çözülmesi gereken problemler adeta kovalamıştır o duyguları.
(Aşağıdaki cümlelerin başında “sanırım” vardır…)
Hayat, elimizde hazır bir reçeteye uymuyor ya da hazır reçete hayata uymuyor…
Kendi hayatımız başkalarının gösterdiği yolda yürümeye de uymuyor…
Yaşamın kutsallığı belki de bu. Ele a vuca sığmayan, elde edilemeyen, kontrol altında tutulamayan bir hayat var…
İnsan harika bir mekanizma… Dünya muazzam bir sistem…
Tüm mekanizmaya makro bakıp anlayabileceğimiz bir hayat sistemimiz yok. Biz hayatı yaşayarak öğrenip, deneyimlemek zorundayız. Ve bu harika insan mekanizmasında; gözler görecek, kulaklar duyacak, yürek hissedecek, be yin vızır vızır çalışacak.
Yaşayarak üstesinden geleceğiz.
Ve ne yaşanırsa yaşansın, biz buna, günün sonunda:
“Yaşadık” diyeceğiz.
Birçok hissimizle; daha ne olacağını bilmeden başladığımız
güne attığımız adımlarla; hayatın içine içine yürüyerek, tanışacağız…
İliklerimize kadar hissettiren bir hayatı yaşamak üzere
programlanmışız… Bundan kaçış yok.
Ve ne güzel bu!..
Ve ne güzel ki; yaşadığımız her güzel şey, tekrar tekrar düşüneceğimiz, düşünürken dahi keyif aldığımız bir anı oluyor.
Hayal kırıklıklarımız sonucu yaşayamadıklarımız, denemenin getirileriyle; bir dahaki sefere daha iyi kuşanacak şekilde beynimizde yerini alıyor.
Yaşayıp memnun olmadığımız, üzüldüğümüz, kendimizi kötü hissettiğimiz olaylar, durumlar olduğunda nasıl cevap vereceğimizi birazcık dahi olsa, daha iyi biliyoruz.
Kuyuya düştük ve o kuyuya düşerken göremedik; ama çıkarken hangi duvarlarla karşılaşacağımızı görüyoruz artık.
Çok zorunluluk durumları da yaşadık. Bedeller ödedik… Ama öğrendik.
Evet, biz yaşadığımız her olaydan, her adımımızdan sonra “tecrübelendik”.
Elimiz, yanan sobayı tanıyor; biz unutsak da…
İyiyi kötüyü tanıyor mantığımız; biz aklımızı çalıştırmak istemesek de…
Umudu tanıyor cesaretimiz; biz geçmişe takılı olsak da…
Sevgiyi tanıyor kalbimiz; biz ihtiyaç duymadığımızı düşünsek de…
Tecrübe, bu hayatın en önemli gücü… ( “sanırım” dediğimi unutmayın )
Bir şeyleri önceden tanımanın, karşılaşsak nasıl aşabileceğimizi bilmenin getirdiği kendine özgü o özgüven, paha biçilmez bir değer… O kadar yaşanmışlıktan sonra neyin bizim için iyi, neyin kötü olduğunu birazcık da olsa bilmenin getirdiği bilinç, zamana karşı en büyük silahımız…
Deneye sınaya bulduğumuz sevinç ve mutluluklarımız, elimizin altındaki en büyük yaşam kaynağımız… Biz tecrübelendik ve ötesini yaşamak gibi bir öngörümüz var artık…
Tecrübe ve ötesi, artık bizim için; parmak izi farklılığında olacak gerçek hayatımızı yaşamanın, cesaretliliğidir… Tecrübe ve ötesi, donmamak için kırdığımız kulübenin tazminatını öderken, güneşli bir günde o dağa tekrar
tırmanabilmektir. Tecrübe ve ötesi, kendimizin en iyi versiyonu olmanın
fırsatıdır.
Ve tecrübelerimizle bir adım ötesini yüreğimizde yaşamak, mutluluğun gökyüzüyle buluşmasıdır.
Bu şekilde yazıyı bitirdikten sonra sordum kendime
” İyi oldu mu yazı “
” İyi oldu sanırım. Beğenirlerse güzel olur. Beğenmezlerse
benim için daha iyisine doğru güzel bir tecrübe olur … “

PAYLAŞ