Site icon Türkiye'nin Yeni Kadın Moda Dergisi – NYXmag

Kalbin Raflarında Saklı Hikâyeler

PAYLAŞ

Seda Diker / Yazar, Eğitmen, Duygu Simyacısı ve İletişim Mentörü

Röportaj: Sevil Balaban / sevil.balaban@nyxmag.com

İnsan hayatı boyunca pek çok kitap okur; bazıları bilgi verir, bazıları ilham olur, bazıları ise tam da ihtiyacımız olan anda karşımıza çıkarak bizi kendimizle tanıştırır. Belki de en etkileyici olanlar, yalnızca sayfalarını çevirdiğimiz değil, satır aralarında kendi yaşamımıza ait izleri bulduğumuz kitaplardır. Çünkü bazen bir cümle yıllardır taşıdığımız yükü hafifletir, bazen de tek bir soru, bugüne kadar verdiğimiz tüm cevapları yeniden sorgulamamıza neden olur.

İlişkiler de tıpkı böyle bir kitap gibidir. Her tanışıklık yeni bir bölüm, her ayrılık kapanan bir sayfa, her yüzleşme ise insanın kendine yazdığı yeni bir hikâyedir. Ancak çoğu zaman yaşadığımız kırgınlıkların, hayal kırıklıklarının ya da tekrar eden ilişki döngülerinin nedenini dış dünyada aramayı tercih ederiz. Oysa gerçek dönüşüm, başkalarını değiştirmeye çalışmaktan değil, kendi iç sesimizi duymaya başladığımız anda filizlenir.

Yazar, Eğitmen, Duygu Simyacısı ve İletişim Mentörü Seda Diker, Ceres Yayınları etiketiyle yayımlanan 13. kitabı “Aşk Kütüphanesi” ile okurlarını tam da bu içsel keşif yolculuğuna davet ediyor. Kişisel gelişim romanı türündeki eser, klasik aşk hikâyelerinin ötesine geçerek ilişkileri yalnızca iki insan arasında yaşanan bir duygu alışverişi olarak değil, kişinin kendi bilinç düzeyiyle kurduğu bağ üzerinden ele alıyor. Alma ve verme dengesi, kuantum fiziği, beşinci boyut felsefesi, kalp ve beyin uyumu gibi kavramları roman kurgusunun içine ustalıkla yerleştiren Diker, okurlarına alışılmış kalıpların dışına çıkan farklı bir bakış açısı sunuyor.

Kitabın merkezinde yer alan Aysima, Leyla ve Gamze’nin yolları, hayatlarının en kırılgan döneminde kesişiyor. Ancak bu karşılaşma yalnızca üç kadının hikâyesi değil; kendini değersiz hisseden, sürekli fedakârlık yapan, sevgiyi hak etmek için çabalayan ya da ilişkilerinde aynı döngüleri tekrar tekrar yaşayan pek çok kadının ortak hikâyesine dönüşüyor. Roman, okurunu kurban psikolojisinden uzaklaştırırken, mutluluğun dışarıdan gelecek bir kurtarıcıyla değil, insanın kendi özüne yeniden bağlanmasıyla mümkün olabileceğini anlatıyor.

Seda Diker’in üzerinde özellikle durduğu “İlahi Dişil Güç” kavramı da kitabın en dikkat çekici başlıklarından biri. Yazar, kadınların yüzyıllardır toplumsal kalıplar, travmalar ve öğrenilmiş davranış biçimleri nedeniyle unuttukları içsel gücü yeniden hatırlamalarının, yalnızca ilişkilerini değil yaşamlarının bütününü dönüştürebileceğini savunuyor. Bu yaklaşım, okura başkalarıyla savaşmayı değil, kendi frekansını değiştirerek hayatında yeni bir gerçeklik oluşturmayı öneriyor.

Biz de NYXmag olarak Seda Diker ile yeni kitabı Aşk Kütüphanesi üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Yazarlık yolculuğundan kitabın ortaya çıkış sürecine, ilişkilerde denge arayışından farkındalık ve dönüşüm kavramlarına uzanan bu söyleşide, aşkın yalnızca kalbin değil, aynı zamanda bilincin de en güçlü yolculuklarından biri olduğunu konuştuk.

Aşk Kütüphanesi ismi oldukça güçlü ve metaforik bir çağrışım yapıyor. Bu ismin arkasındaki hikayeyi ve sizin için neyi temsil ettiğini anlatır mısınız?

Aşk Kütüphanesi benim için aslında insanlığın ortak hafızasını ve her ruhun kendi kader senaryolarını barındıran o devasa kuantum alanını, yani akaşik kayıtları temsil ediyor. Hayatımız boyunca yaşadığımız, yaşayabileceğimiz ya da paralel gerçekliklerde bizi bekleyen tüm aşk senaryoları o kütüphanenin raflarında birer kitap gibi duruyor. Bizler hangi frekanstaysak, kütüphaneden gidip o frekanstaki kitabı çekiyor ve kendi hayatımızda yaşamaya başlıyoruz. Bu isim, acı çeken her kadına aslında önünde sınırsız sayıda seçenek olduğunu ve eğer elindeki kitaptan, yani mevcut ilişkisinden memnun değilse, kütüphaneye geri dönüp yepyeni bir kader kitabını raftan indirebileceğini hatırlatan mistik bir semboldür.

Kitapta aşkı yalnızca romantik bir duygu olarak değil, bir bilinç hâli ve frekans meselesi olarak ele alıyorsunuz. Bu bakış açısı sizde nasıl oluştu?

Yıllar boyunca yaptığım binlerce seans, atölye çalışması ve kendi içsel uyanış yolculuğum bana çok net bir gerçeği gösterdi: Dış dünyada yaşadığımız her şey, içimizdeki frekansın birer projeksiyonudur. İnsanlar genelde aşkı iki bedenin kimyasal çekimi zannediyor; oysa aşk, iki ruhun frekans düzeyinde birbiriyle rezonansa girmesidir. Bilinçaltımızda değersizlik, terk edilme korkusu ya da yetersizlik inançları varsa, yaydığımız frekans tam da bu korkuları bize yaşatacak partnerleri hayatımıza çeker. Aşkın bir romantizmden öte, kalp ve beyin uyumuyla yönetilen bir kuantum alanı olduğunu fark ettiğim an, bu bakış açısı bende sarsılmaz bir gerçekliğe dönüştü. Bizler birer radyo alıcısıyız ve hangi istasyona ayarlıysak, o istasyonun şarkısını dinliyoruz.

Aysima, Leyla ve Gamze karakterleri birçok kadının ortak duygularını yansıtıyor. Bu karakterleri oluştururken gerçek yaşam deneyimlerinden ilham aldınız mı?

Kesinlikle aldım. Aysima, Leyla ve Gamze aslında tek bir kadının içindeki farklı yönleri veya hayatın farklı evrelerinde hepimizin bizzat deneyimlediği o tanıdık rolleri temsil ediyor. Seanslarımda bana kalbini açan, ilişkisinde tükenmiş, narsistik manipülasyonlarla değersizleştirilmiş, sevgiyi hak etmek için sürekli çırpınan binlerce kadının gerçek acıları, gözyaşları ve en önemlisi o küllerinden doğuş mücadeleleri bu karakterlerin mayasını oluşturdu. Onların hikayesi kurgusal bir dünyada geçse de taşıdıkları duygusal yükler ve içsel uyanış çabaları tamamen gerçektir.

İlişkilerde alma-verme dengesinin bozulmasının en temel nedeni sizce nedir? İnsan neden çoğu zaman sürekli veren tarafta kalıyor?

Bunun en temel nedeni çocuklukta mühürlenmiş olan sevilmeme ve terk edilme korkusudur. Sürekli veren tarafta kalan insan, aslında derinlerde bir yerde şu inançla hareket eder: Olduğum gibi sevilmeye layık değilim, o halde kendimi sevdirmek için sürekli bir şeyler yapmalı, fedakarlık etmeli ve karşı tarafı borçlandırmalıyım. Bu gizli bir muhtaçlık enerjisidir. Bizler sevgiyi hak etmek için çabaladıkça, karşı tarafın gözünde değerimizi düşürürüz. Alma-verme dengesi ancak ve ancak kişi kendi değerini kimseye kanıtlamak zorunda olmadığını, sadece var olduğu için sevilmeye layık olduğunu anladığında kendiliğinden kurulur.

Kitapta sıkça vurguladığınız ilahi dişil güç kavramını biraz açar mısınız? Bir kadın bu gücü yeniden nasıl hatırlayabilir?

Sophia, yani ilahi dişil güç; sadece cazibe ya da fiziksel bir kadınsılık değildir. O, evrendeki yaratım, kabul ediş, şifa ve sezgisel bilgeliğin en saf halidir. Kadın, bilgiyi ve bereketi üst boyuttan yeryüzüne indiren kutsal bir kapıdır. Ancak modern dünya kadını erkekleşmeye zorladı; hayatta kalmak ve güçlü durmak için sürekli eril alana geçip savaşmayı seçtik. Bir kadın içindeki Sophia’yı, o ilahi bilgeliği yeniden hatırlamak istiyorsa öncelikle savaşmayı, kontrol etmeyi ve kurban rolünde kalmayı bırakmalıdır. Kendi bedenine, duygularına, sezgilerine güvenmeli ve her şeyden önemlisi hayata güvenerek alıcı tarafta kalmayı, yani dişil esnekliği yeniden kabul etmelidir.

Beşinci boyut felsefesi ve kuantum yaklaşımını bir roman kurgusuna dahil etmek oldukça sıra dışı bir tercih. Okurun bu kavramlarla nasıl bir bağ kurmasını hedeflediniz?

Kuantum fiziği ya da beşinci boyut teorileri teknik ve teorik olarak anlatıldığında insanlara çok uzak ve anlaşılmaz gelebiliyor. Ben bu ağır felsefeyi bir romanın akıcılığıyla, karakterlerin günlük yaşam mücadelelerinin içine yedirerek somutlaştırmak istedim. Okurun bu kavramları okurken kuantum alanının aslında çok uzaklarda bir laboratuvar gerçeği olmadığını, her gün yaptıkları seçimlerde, partnerlerine verdikleri tepkilerde ve kendi içsel konuşmalarında bizzat bu kuantum alanını yönettiklerini hissetmelerini hedefledim. İstiyorum ki kitabı bitirdiklerinde, kuantum sıçraması yapmanın aslında sadece bir bakış açısı ve duygu değişimi kadar yakın olduğunu anlasınlar.

Doğru kişiyi bulmak yerine doğru frekansa dönüşmek düşüncesi kitabın en çarpıcı mesajlarından biri. Sizce bir insan kendi frekansını değiştirmeye nereden başlamalı?

Her şey farkındalık ve dürüst bir içsel yüzleşmeyle başlar. Kişi kendine şu soruyu cesaretle sormalıdır: Ben şu an hayatımda neyi deneyimliyorum ve içimdeki hangi inanç bu deneyimi sürekli besliyor? Frekansı değiştirmenin ilk pratik adımı, zihindeki o kurban dilini ve şikâyet enerjisini tamamen terk etmektir. Şikâyet etmek bizi düşük frekansta (örneğin 88 FM’de) tutar. İkinci adım ise iç duyguyu beklentisiz bir şükürde tutmaya çalışmaktır. Şükür ve öz değer bilinci, frekansımızı anında yükselterek bizi hayatın en güzel olasılıklarıyla hizalar.

Günümüzde birçok kadın ilişkilerde tükenmişlik, değersizlik ve tekrar eden döngüler yaşadığını söylüyor. Bu döngüleri kırmanın ilk adımı sizce nedir?

İlk adım, o tanıdık ve güvenli gibi görünen ama aslında bizi çürüten konfor alanından çıkma cesaretidir. Döngüyü kırmak istiyorsanız, bugüne kadar verdiğiniz otomatik tepkileri değiştirmek zorundasınız. Size kendinizi değersiz hissettiren bir adama sınır çizemiyor, onun peşinden koşuyor ve her gidişinde kapıyı açık bırakıyorsanız, döngüyü besliyorsunuz demektir. İlk adım; durmak, o sessizliğin içine girmek, hissettiğiniz o değersizlik acısıyla yüzleşmek ve artık kendinize ihanet etmeyeceğinize dair kendinize söz vermektir. Dışarıdaki insanlara sınır çizmek, kendi içinizdeki güce köprü kurmaktır.

Yazarlık sürecinde sizi en çok zorlayan ya da en çok dönüştüren bölüm hangisi oldu? Bu kitabı yazarken sizin de fark ettiğiniz yeni bir içsel gerçeklik oldu mu?

Her kitabım benim için ayrı bir doğum sancısı ve uyanış süreci oluyor ama 13. kitabım olan Aşk Kütüphanesi‘nde klan lanetleri, anne-baba soylarından devralınan o görünmez duygusal mühürler üzerine yazarken kendi içimde de çok derin çözülmeler yaşadım. Karakterlerin geçmiş acılarıyla yüzleşip şifalandığı sahneleri kaleme alırken, kendi yaşam planımda henüz tam olarak özgürleşmediğim bazı eski bağları fark ettim ve yazarken kendimi de o kuantum alanında şifalandırdım. Bu kitap bana bir kez daha gösterdi ki; yazar sadece bir aracıdır, asıl şifayı akan o ilahi bilgi bizzat yazarın da ruhuna üfleyerek verir.

Son olarak, şu anda hayatında sevgiye, dengeye ve yeniden başlamaya ihtiyaç duyan bir kadına Aşk Kütüphanesi’nden ilham alan tek bir cümleyle ne söylemek istersiniz?

Kitabımda altını çizdiğim yerden bir örnekle: Başkalarının yazdığı o yarım kalmış acı dolu senaryolarda figüran olmayı artık bırak; çünkü sen, kendi frekansını yükselterek hayatının en güzel versiyonunun başrolüne geçebilecek o muazzam ilahi güce zaten sahipsin.

PAYLAŞ
Exit mobile version