Bir sabah evden çıktığınızda aynı sokağa iki kişi bakar; biri tehlike görür, diğeri çaresizlik. Oysa ikisinin de baktığı yer aynıdır.
Son yıllarda ülkemizde belki de hiçbir konu, sokak hayvanları kadar toplumun farklı kesimlerini karşı karşıya getirmedi. Sosyal medyada her gün yeni bir görüntü, yeni bir haber, yeni bir tartışma karşımıza çıkıyor. Bir yanda sokakta yaşayan hayvanlardan korktuğunu söyleyen insanlar, diğer yanda onların yaşam hakkını savunan gönüllüler… Tartışmalar büyüyor, sesler yükseliyor, öfke artıyor. Fakat bütün bu gürültünün içinde sessiz kalan bir gerçek var: Sokak hayvanlarının durumu.
Aslında bugün yaşadıklarımız bir gecede ortaya çıkmadı. Onlarca yıl boyunca ertelenen kararların, eksik uygulamaların ve parçalı politikaların doğal sonucu olarak önümüzde duruyor. Dolayısıyla çözümü de tek bir cümlede, tek bir kurumda ya da tek bir yöntemle bulmak mümkün değil.
Her şeyden önce şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Sokakta yaşayan hayvanlar bir sonuçtur, neden değil.
Bir köpek ya da kedi sokakta doğmayı seçmez. Bir yavru, sıcak bir yuvada büyümek yerine yağmur altında yaşamayı istemez. Onları sokağa çıkaran çoğu zaman insanların tercihleri, ihmalleri ve sorumluluklarını yerine getirmemeleridir. Kontrolsüz üretim, terk edilen evcil hayvanlar, yıllarca yetersiz kalan kısırlaştırma çalışmaları ve kayıt sistemindeki eksiklikler, bugün karşı karşıya olduğumuz tablonun temel nedenleridir.
Elbette toplumun güvenliği göz ardı edilemez. İnsanların güven içinde sokaklarda yürüyebilmesi temel bir haktır. Çocukların parklarda korkmadan oynayabilmesi, yaşlıların rahatça dışarı çıkabilmesi herkesin ortak beklentisidir. Ancak aynı şekilde, hayvanların gereksiz acılar yaşamaması da modern toplumların vazgeçilmez etik sorumluluklarından biridir.
İşte tam da bu nedenle meseleyi “insan mı, hayvan mı?” ikilemine sıkıştırmak bizi çözüme değil, daha derin bir kutuplaşmaya götürüyor.
Dünyanın birçok ülkesinde başarılı sonuçlar veren uygulamalara bakıldığında ortak nokta oldukça dikkat çekicidir. Etkin kısırlaştırma programları, kayıt altına alma, mikroçip uygulamaları, sorumlu sahiplendirme, güçlü denetimler ve yeterli kapasiteye sahip bakım merkezleri birlikte işletildiğinde sokakta yaşayan hayvan sayısı yıllar içinde doğal olarak azalıyor. Hiçbiri tek başına mucize yaratmıyor; asıl başarı, bu uygulamaların birbirini tamamlamasında yatıyor.
Ne yazık ki bizler çoğu zaman sorunu ortaya çıktığında konuşuyor, önleyici adımları ise ihmal ediyoruz. Oysa bir belediyenin yıl boyunca düzenli yürüttüğü kısırlaştırma çalışması, gelecekte doğacak yüzlerce sahipsiz hayvanın önüne geçebilir. Terk edilen bir evcil hayvan için uygulanan caydırıcı yaptırımlar, yeni terk edilmelerin önlenmesinde önemli rol oynayabilir. Eğitim çağındaki çocuklara verilecek hayvan sevgisi ve sorumluluk bilinci ise belki de uzun vadede çıkarılacak en etkili yasa kadar değerli olabilir.
Bu noktada gönüllülerin çabalarını da görmezden gelmek haksızlık olur. Ülkenin dört bir yanında binlerce insan, hiçbir maddi karşılık beklemeden mama taşıyor, tedavi masraflarını üstleniyor, yaralı hayvanları veterinere ulaştırıyor ve sahiplendirme çalışmaları yürütüyor. Onların emeği, kamu kurumlarının sorumluluğunu ortadan kaldırmasa da toplum vicdanının canlı kaldığını gösteriyor.
Ancak yalnızca gönüllülerle bu yükü taşımak mümkün değil. Aynı şekilde yalnızca belediyelerin ya da merkezi idarenin çabası da yeterli olmayacaktır. Çünkü bu mesele, aslında hepimizin hayatına dokunan ortak bir yaşam kültürü meselesidir.
Belki de en önemli soru şudur: Sokakta yaşayan hayvanlar nasıl çoğaldı?
Bu soruya dürüstçe cevap verebildiğimiz gün, çözümün ilk adımını da atmış olacağız.
Çünkü çözüm, sonuçlarla mücadele etmekten çok, nedenleri ortadan kaldırabilmektir.
Bir kap su bırakmak elbette değerlidir. Aç bir hayvanın karnını doyurmak da öyledir. Ancak gerçek çözüm, ertesi yıl aynı sokakta daha fazla aç hayvanın doğmasını önleyebilmektir. Merhamet ile planlamanın, vicdan ile bilimin, kamu otoritesi ile sivil toplumun aynı masada buluşabildiği bir yaklaşım, hepimizin özlediği dengeyi kurabilir.
Unutmamak gerekir ki bir toplumun gelişmişliği yalnızca inşa ettiği yollarla, köprülerle ya da yüksek binalarla ölçülmez. Aynı zamanda kendisinden daha güçsüz olan canlılara nasıl davrandığıyla da ölçülür.
Sokak hayvanları tartışmasının ötesine geçebilirsek, aslında çok daha önemli bir soruyla yüzleşeceğiz: Aynı şehirleri paylaşmayı gerçekten öğrenebildik mi?
Belki de gerçek çözüm tam burada başlıyor. Birbirimizi dinlemeyi başararak… Bilimin rehberliğini, hukukun gücünü ve vicdanın sesini aynı cümlede buluşturabildiğimiz gün, yalnızca sokak hayvanları için değil, kendimiz için de daha yaşanabilir şehirler kurmuş olacağız.
“Bir toplumun vicdanı, kendinden güçsüz olana gösterdiği merhamette saklıdır.”

