Writer: Burçin Ölmez Türk
Date: 26/05/2026
Prof. Dr. Ece Karşal: Marmara Flüt Orkestrası Kurucu Şefi
Röportaj: Burçin Ölmez Türk / [email protected]
İzmir’de doğan Prof. Dr. Ece Karşal, müzik eğitimine erken yaşlarda İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda başladı. 1993 yılında konservatuar eğitiminin yanı sıra Marmara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nden de mezun oldu. Prof. Dr. Ece Karşal, Türkiye’de klasik müzik eğitimi ve flüt repertuarının gelişimine önemli katkılar yapmış bir müzisyen, akademisyen ve orkestrasyon lideridir. Uzun yıllardır Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü’nde flüt profesörü ve bölüm başkanı olarak görevinde bulunan Karşal, aynı zamanda bölümün kurulmasına öncülük ederek genç müzisyenlerin yetişmesine doğrudan katkı sağlamıştır. Akademik kariyerine İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda flüt eğitimi alarak başlayan Karşal, müzik ve matematik alanlarını birleştiren disiplinler arası çalışmalarıyla da dikkat çekmiştir. Ayrıca Marmara Üniversitesi’nde doktora derecesini tamamlamış ardından Frankfurt ve Kanada’da post doktora çalışmaları yapmış, bulunarak ve müzik ile bilişsel performans ilişkisi üzerine bilimsel araştırmalar yürütmüştür. İzmir’de doğan Prof. Dr. Ece Karşal, müzik eğitimine küçük yaşlarda İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda başladı. 1993 yılında konservatuar eğitiminin yanı sıra Marmara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nden de mezun oldu. Prof. Dr. Ece Karşal, Türkiye’de klasik müzik eğitimi ve flüt repertuarının gelişimine önemli katkılar yapmış bir müzisyen, akademisyen ve orkestrasyon lideridir. Uzun yıllardır Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü’nde flüt profesörü ve bölüm başkanı görevinde bulunan Karşal, aynı zamanda bölümün kurulmasına öncülük ederek genç müzisyenlerin yetişmesine doğrudan katkı sağlamıştır. Akademik kariyerine İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda flüt eğitimi alarak başlayan Karşal, müzik ve matematik alanlarını birleştiren disiplinler arası çalışmalarıyla da dikkat çekmiştir. Ayrıca Marmara Üniversitesi’nde doktora derecesini tamamlamış ve müzik ile bilişsel performans ilişkisi üzerine bilimsel araştırmalar yürütmüş, Almanya ve Kanada’da doktora sonrası çalışmalar gerçekleştirmiştir.
Kurucusu olduğu orkestra, uluslararası alanda önemli bir başarı elde ederek Flute Almanac tarafından 2025 yılında dünyanın en başarılı flüt topluluğu seçilmiştir. 2022 yılında kurulan International Low Flutes Society’nin kurucu yönetim kurulu üyesi olan sanatçı, Türkiye’de büyük flüt ailesinin tanınması ve yaygınlaştırılmasına öncülük etmektedir.
Eğitim hayatının ardından akademik ve sanatsal çalışmaları paralel ilerleyen Karşal, solo ve oda müziği konserleri, ustalık sınıfları, yayımlanmış müzik metotları ve eğitim kitapları ile geniş bir yelpazede üretim gerçekleştirmiştir. Flüt repertuarına ve yöntemlerine yönelik hem performans hem de pedagojik katkılarıyla tanınan Karşal’ın eser ve çalışmalarının bir kısmı yurtiçi ve uluslararası platformlarda yankı bulmuştur. Türkiye’nin ilk flüt orkestrası girişimi de bu kapsamlı bakış açısının bir parçası olarak ortaya çıkmıştır.
2015 yılında Prof. Dr. Ece Karşal tarafından kurulan Marmara Flüt Orkestrası (MFO), Türkiye’de flüt ailesinin tüm üyelerini bir araya getiren ilk orkestral yapıdır ve kısa sürede ulusal ve uluslararası alanda başarılar elde etmiştir. Orkestra, profesyonel flütçüler, öğretmenler, ileri düzey amatör müzisyenler ve müzik öğrencilerinden oluşan geniş bir toplulukla çalışmakta; Türk bestecilerinin eserlerini seslendirme, yeni eserlerin prömiyerlerini yapma ve konser repertuarını zenginleştirme gibi misyonlar üstlenmektedir. MFO, Bulgaristan ve Polonya’daki uluslararası festivallerde elde ettiği ödüller ve Türkiye’den toplu flüt performans rekorlarıyla kültürel temsil misyonunu güçlendirmiştir.
Prof. Dr. Ece Karşal ile ilham veren çalışmalarını konuştuk.
Müzikle tanışma hikayeniz nasıl başladı ve flüte olan ilginiz sizi akademik ve sanatsal bir kariyere nasıl yönlendirdi?
Müzikle tanışma hikâyem aslında annem sayesinde başladı. Küçük yaşlardan itibaren müziğe olan ilgimi ve yeteneğimi ilk fark eden oydu ve bu fark ediş, hayatımın yönünü belirleyen çok kıymetli bir kapıyı araladı. Bu sayede müzik eğitimime İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nın yarı zamanlı programında, oldukça erken bir yaşta başladım.
O dönemlerde yarı zamanlı konservatuvar programı; farklı meslek alanlarına yönelse bile, güçlü ve bilinçli bir müzik eğitimi almış bireyler yetiştirmeyi amaçlıyordu. Ancak zamanla bu programdan, esas mesleği müzisyen olan pek çok kişi yetiştiği fark edildi. Bunun en önemli nedeni, bence, bu programdaki öğrencilerin müziği gerçekten isteyerek, bilinçli bir seçimle öğreniyor olmalarıydı. Bizler hem akademik anlamda son derece sağlam bir eğitim alıyor hem de müzikle kurduğumuz bağı büyük bir istek ve disiplinle sürdürüyor, hocalarımız tarafından tam zamanlı öğrencilerden hiçbir şekilde ayrılmadan, aynı ciddiyet ve titizlikle yetiştiriliyorduk. Yaklaşık on iki yılı kapsayan bu uzun ve yoğun eğitim süreci, müzikle derin ve kalıcı bir ilişki kurmamı sağladı.
Bu sayede ilk, orta ve lise eğitimimi konservatuvarla eş zamanlı olarak yürütürken, üniversite yıllarımda da farklı bir alanda akademik eğitim alma şansı buldum. Ardından seviye sınavını başarıyla geçerek konservatuvarın tam zamanlı lisans programına geçtim. Bu sayede toplamda 4 sene olan lisans eğitimini sınıf atlayarak 3 senede tamamladım.
Aldığım bu çok katmanlı ve disiplinli eğitim, yalnızca sanatsal kimliğimi değil; analitik düşünme, üretme ve öğrenme biçimimi de derinden etkiledi. Bugün akademik ve sanatsal kariyerimi bir arada sürdürebiliyor olmamın temelinde, erken yaşta edindiğim bu sağlam ve bütüncül müzik eğitimi yer aldığını düşünüyorum.
Matematik ve müzik arasındaki ilişkiden biraz bahsedebilir misiniz?
Matematik ve müzik, bilimin ve sanatın iki farklı alanı gibi görünse de aslında tarih boyunca birbirleriyle sürekli ilişki içinde olmuş iki disiplin. Antik çağlardan bu yana birçok düşünür, matematikçi, müziği matematiksel yaklaşımlarla açıklamaya çalışmıştır. Nitekim müziğin temeli matematikseldir. Bir eserin formuna baktığımızda, tıpkı matematikte olduğu gibi kendi içinde tutarlı bir yapı, oran ve denge sistemi görürüz. Her iki alan da soyut düşünme, örüntü tanıma ve sistem kurma becerisi gerektirir. Bu nedenle müzikle uğraşan bireylerin analitik düşünme kapasiteleri de doğal olarak gelişir. Matematik müziğin iskeletini oluşturur; müzik ise bu matematiksel düzeni duygu ile anlamlandırır. Biri aklı, diğeri kalbi temsil eder gibi görünse de aslında ikisi birlikte çalışır.
Öte yandan yapılan bilimsel çalışmalar, müzik eğitiminin beyin aktivitelerini geliştirdiğini ve özellikle matematik performansı ile bilişsel süreçler üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Erken yaşta alınan müzik eğitimi, çocukların dikkat, hafıza ve problem çözme becerilerini destekleyerek matematik öğrenimini de güçlendirebilir. Bu nedenle müzik, özellikle okul öncesi ve temel eğitim döneminde matematik öğretiminde alternatif ve destekleyici bir yöntem olarak değerlendirilebilir. Ayrıca müzik yeteneği ile matematik yeteneği arasındaki ilişki, eğitim alanında yeni ve bütüncül yaklaşımlara kapı aralamaktadır.
Marmara Flüt Orkestrası’nı kurma fikri ilk nerede ve nasıl doğdu? Bu vizyonu uygulamaya koyarken en büyük zorluk neydi?
Marmara Flüt Orkestrası’nın temelleri, Marmara Üniversitesi BAPKO kapsamında yürüttüğüm bir proje ile atıldı. Bu proje sayesinde Türkiye’de ilk kez low flüt ailesi temin edildi ve öğrencilerimiz bu büyük flüt ailesiyle tanışma ve çalma imkânı buldu.
Projenin temel hedeflerinden biri, Türk bestecilerinin flüt orkestrasını tanımaları ve bu alana özgü eserler üretmelerini sağlamaktı. Bugün, kuruluşunun onuncu yılında geriye dönüp baktığımda, bu hedefin fazlasıyla karşılık bulduğunu mutlulukla söyleyebilirim. Çok sayıda Türk bestecisinin desteğiyle, eş zamanlı olarak kurulmuş olan İstanbul Flüt Topluluğu ile de beraber flüt orkestrası için yaklaşık otuz özgün eser ve düzenleme repertuvara kazandırıldı. Bu sürecin ilk adımı, proje kapsamında değerli bestecimiz Koray Sazlı’nın flüt orkestrası için yazdığı Zeybek adlı eserle atıldı.
Marmara Flüt Orkestrası’nın oluşumuna paralel olarak, değerli akademisyen arkadaşlarım Alya Uludere ve Şebnem Uşen ile birlikte İstanbul Flüt Topluluğu’nu kurduk. Akademisyenlerden oluşan bu toplulukla da büyük flüt ailesini merkeze alan bir repertuvar geliştirerek, birçok ulusal ve uluslararası festivalde ülkemizi ve bestecilerimizi temsil ettik; bizim için yazılan pek çok eserin kayıtlarını gerçekleştirdik.
Marmara Flüt Orkestrası’nı kurarken aslında bir bilinmezliğe doğru yola çıktığımı söyleyebilirim. İnsanların bu oluşuma nasıl yaklaşacağını, sürecin nasıl şekilleneceğini öngörmek kolay değildi. Ancak daha ilk günden itibaren gördüğüm yoğun ilgi ve destek, bu yolculukta en büyük motivasyon kaynağım oldu. Zamanla Marmara Flüt Orkestrası yalnızca bir topluluk değil aynı zamanda bir buluşma noktası haline geldi. Akademik disiplin, kuruluşundan itibaren orkestranın temel yapı taşı oldu ve bu yaklaşım bugün hâlâ aynı titizlikle sürdürülüyor.
Pandemi döneminde bile üretmeye devam ettik; çevrimiçi konserler düzenledik, yeni projeler geliştirdik ve Ulusal Flüt Yarışması’nı hayata geçirdik. İlk yılında amatör flütçülere yönelik olarak çevrimiçi düzenlenen bu yarışma sayesinde Türkiye’nin dört bir yanından başvurular aldık. Bu süreç, ülkede ne kadar nitelikli ve tutkulu amatör müzisyen bulunduğunu görmemizi sağladı. Ardından Güzel Sanatlar Liseleri kategorisini ekledik. Bu okulları çok önemsiyorum; çünkü Türkiye’nin dört bir yanında sanatçılar yetiştiriliyor ve bu yapının desteklenmesi son derece önemli, kıymetli.
Altı yıldır başarıyla sürdürdüğümüz yarışma kapsamında, geçtiğimiz yıldan itibaren Anadolu’daki genç flütçülere yönelik bir mentorluk projesi de başlattık. Batman, Van, Çanakkale gibi farklı şehirlerdeki yetenekli gençlerle, jüri üyelerimizin gönüllü olarak yürüttüğü bu mentorluk süreci çok değerli.
2025 yılında Marmara Flüt Orkestrası’nın onuncu yılını özel projelerle kutladık ve Türkiye rekoru kırdığımız çok anlamlı bir çalışmaya imza attık. Tüm bu başarıların arkasında güçlü bir ekip çalışması, paylaşım ve birlikte üretme kültürü var.
Dönüp baktığımda, gerek Marmara Flüt Orkestrası gerekse İstanbul Flüt Topluluğu ile bugüne kadar tamamen kendi imkânlarımızla gerçekleştirdiğimiz sayısız yurt dışı festival ve proje, Türk eserlerinin ve kültürünün tanınmasına önemli katkılar sağladı. Ancak zaman zaman şu soruyu sormadan edemiyorum: Eğer bu süreçte, küçük de olsa sürdürülebilir bir destekçimiz olsaydı, kim bilir daha neler yapılabilirdi…
Çok daha fazla kalıcı eser bırakabilir, Türk bestecilerinin yeni eserler üretmesine, bu eserlerin basılmasına ve daha geniş kitlelere ulaşarak seslendirilmesine katkı sunabilirdik. Çok daha fazla ülkede konserler vererek, müziğimiz aracılığıyla ülkemizi tanıtabilir; müzik eğitimine çok daha güçlü ve kalıcı katkılar sağlayabilirdik. Hatta ülkemizde uluslararası nitelikte festivallerin yapılmasının önünü açabilir, bunları gelenekselleştirerek farklı ülkelerden müzisyenlerin ve sanatseverlerin buluşma noktası haline getirebilirdik.
Bugün dünyanın pek çok ülkesinde, hatta kimi küçük kasabalarda bile, yıllar içinde gelenekselleşmiş festivallerin nasıl bir kültürel marka haline geldiğini ve her yıl binlerce insanı bir araya getirdiğini görüyoruz. Aynı potansiyelin ülkemizde de fazlasıyla var olduğuna inanıyorum. Doğru zamanda verilen desteklerin, yalnızca bir projeyi değil; bir kültür ekosistemini büyütebileceğini düşünüyorum. İnşallah bu tür işbirliklerinin, desteklerin yolu açılır.
Bir müzik eğitimcisi olarak öğrenci ve amatör müzisyenlerle profesyonelleri aynı sahnede buluşturmanın en değerli yanları nelerdir?
Marmara Flüt Orkestrası’nın en özgün yanlarından biri; öğrenci, öğretmen, amatör, profesyonel, çocuk ve yetişkinlerin aynı oluşum içinde bir araya gelmesi. Elbette bu çok katmanlı yapı, beraberinde ciddi sorumluluklar ve zorluklar da getiriyor. Farklı seviyelerdeki müzisyenlerle çalışırken ortaya çıkan sonucun hem profesyonelleri hem amatörleri tatmin etmesi, herkesin müzikal olarak kendini değerli hissetmesi önemli. Zaman zaman zorlandığımız anlar oluyor; ancak tam da bu süreçler, gerçek öğrenmenin ve gelişimin başladığı noktalar.
Biz Marmara Flüt Orkestrası’nda bu dengeyi koruyabilmek için farklı yapılanmalarla ilerliyoruz. Profesyonel, sanatçı üyelerimizle ayrı projeler ve konserler gerçekleştirirken, genç ve amatör üyelerimizle tüm grubun bir arada yer aldığı konserler de düzenliyoruz. Böylece herkes, kendi seviyesine uygun bir üretim alanı bulabiliyor; aynı zamanda birbirinden öğrenme fırsatını da kaçırmamış oluyor.
2024 yılından itibaren bu yapıya bir yenilik daha ekledik ve yalnızca low flüt ailesinden oluşan Low MFO grubunu kurduk. Bu yıl ilk kez, sadece low flütlerden oluşan bir konser gerçekleştireceğiz. Bu proje, Türkiye için hatta pek çok ülke için bir ilk olma özelliği taşıyor. Dinleyiciler, flütün alışılmış tınılarının ötesine geçerek çok daha derin, renkli ve katmanlı bir ses dünyasıyla tanışacaklar.
Bu noktada şunu da özellikle paylaşmak isterim: 2022 yılında kurulan International Low Flutes Society’nin kurucu üyelerinden biriyim. Bu oluşumla birlikte, low flüt ailesinin dünyada tanıtılması ve gelişmesi için uluslararası festivaller düzenliyor, yeni metotların yazılmasına, eserlerin üretilmesine ve eğitimlerin yaygınlaşmasına katkı sağlıyoruz. Bugün low flüt ailesi artık pek çok ülkede okul müfredatlarında yer bulmaya başladı. Ben de organizasyon ile hem uluslararası projeler yapmaya çalışıyorum hem de bu yenilikleri ülkemize de taşıyabilmek için çabalıyorum.
Tüm bu yapılanmalar sayesinde orkestradaki herkes, müzik dünyasındaki yeniliklerden haberdar olabiliyor ve kuşaklar arasında çok güçlü bir mesleki bağ oluşuyor. Bana göre bu yaklaşımın en değerli yanı, farklılıkları saygıyla kabul ederek ortak bir üretim alanı yaratabilmek. Marmara Flüt Orkestrası, bu anlamda yalnızca bir topluluk değil; öğrenmenin, paylaşmanın ve birlikte büyümenin mümkün olduğu büyük bir aile.
Orkestra, Türk bestecilerinin eserlerini seslendirme ve tanıtma misyonu ile öne çıkıyor. Bu konudaki tutkunuzun kaynağı nedir?
Türk bestecilerinin eserlerini seslendirmek ve tanıtmak benim için sadece bir repertuvar tercihi değil, aynı zamanda bir sorumluluk. İçinde yaşadığımız coğrafyanın sesini, ritmini ve kültürel hafızasını müzik aracılığıyla görünür kılmanın çok kıymetli olduğuna inanıyorum. Özellikle flüt repertuvarında yerli ve nitelikli eserlerin sayısının artması ve bu eserlerin nitelikli yorumlarla hayat bulmasının, hem icracılar hem de genç besteciler için önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu düşünüyorum.
Aksak ritimler, makamsal renkler ve Anadolu’nun zengin melodik yapısı, çağdaş bestecilerimizin eserlerinde son derece özgün bir dil oluşturuyor. Bu özgünlüğün ulusal ve uluslararası platformlarda duyulması gerektiğini düşünüyorum. Marmara Flüt Orkestrası ve İstanbul Flüt Topluluğu olarak Türk bestecilerinin eserlerini programlarımızda düzenli olarak yer vermemizin nedeni de bu: Kendi müziğimizi sahiplenmek, üretimi teşvik etmek ve tanıtmak.
Ayrıca yeni eser siparişleri vermek, genç bestecilerle birlikte çalışmak ve ilk seslendirmeler yapmak orkestraya ayrı bir dinamizm kazandırıyor. Bir eserin ilk kez sahnede hayat bulmasına tanıklık etmek, besteci ile icracı arasında kurulan yaratıcı diyalog, benim için bu tutkunun en besleyici yönlerinden biri. Çünkü inanıyorum ki bir ülkenin müzik kültürü, ancak kendi bestecileriyle güçlenir ve geleceğe taşınır.
Marmara Flüt Orkestrası ile yurtdışında elde ettiğiniz başarılar ve rekor denemeleri (örneğin 494 flütistin aynı anda sahnede olması) sizin için ne ifade ediyor?
Bu proje benim için kuşkusuz çok şey ifade ediyor. Her şeyden önce, bir araya gelebilmenin ve gerçekten “bir” olabilmenin gücünü temsil ediyor. Farklı şehirlerden, farklı okullardan, farklı yaş ve seviyelerden yüzlerce flütçünün aynı amaç etrafında buluşabilmesi benim için son derece anlamlıydı. Bu nedenle, bu süreçte bana destek olan tüm meslektaşlarıma; Türkiye’nin dört bir yanından öğrencileriyle birlikte bu projeye inanan ve emek veren öğretmenlere, öğrencilere ve flüte gönül vermiş herkese gönülden teşekkür ediyorum.
Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine pek çok okuldan öğretmenlerimiz, büyük bir özveriyle öğrencileriyle birlikte bu projeye katıldılar. Özellikle eğitimcilerin bu süreçte gösterdiği emek, fedakârlık ve inanç benim için çok kıymetliydi. Bu proje aynı zamanda, eğitimin yalnızca sınıfta değil; sahnede, paylaşarak ve birlikte üreterek de gerçekleştiğinin güçlü bir göstergesiydi. Marmara Flüt Orkestrası bünyesinde, tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak bu süreci aylarca emek vererek yürüten bir çekirdek ekip vardı.
Rekor denemesi sürecine büyük bir cesaretle başladık. Kaç kişinin ilgi göstereceğini, bu kadar büyük bir organizasyonun nasıl işleyeceğini başlangıçta tam olarak bilemiyorduk. İstanbul gibi büyük bir şehirde, yüzlerce müzisyeni aynı sahnede, aynı anda buluşturmak hem maddi hem de lojistik açıdan ciddi bir koordinasyon gerektiriyordu. Süreci çevrimiçi provalar, toplantılar ve etkinlik öncesi yüz yüze çalışmalarla adım adım inşa ettik. Her aşaması ayrı bir öğrenme deneyimiydi.
Ortaya çıkan sonuç ise benim için yalnızca bir sayıdan ya da bir rekor denemesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu proje, ileride hayata geçirilebilecek pek çok büyük ölçekli kültür-sanat organizasyonu için güçlü bir model oluşturdu. Birlikte planlamanın, paylaşmanın ve kolektif üretimin mümkün olduğunu; doğru yapı ve inançla çok büyük projelerin hayata geçirilebileceğini gösterdi.
Bu nedenle Marmara Flüt Orkestrası olarak attığımız bu adımları çok önemsiyorum. Yaptığımız pek çok çalışma, yalnızca ülkemiz için değil; dünya ölçeğinde de ilkler arasında yer alıyor. Bu tür modellemelerde başarıya ulaşmak, bana büyük bir umut veriyor. En önemlisi de, bu projelerin yeni hayallerin, yeni birlikteliklerin ve yeni üretimlerin önünü açtığını görmek beni hem çok mutlu ediyor hem de geleceğe dair cesaretlendiriyor.
Marmara Flüt Orkestrası’nın ulusal ve uluslararası başarılarını sürdürülebilir kılmak adına nasıl bir yol izliyorsunuz?
Marmara Flüt Orkestrası kurulduğu günden bu yana bizim için her başarı, uzun soluklu bir emeğin sonucu oldu. İlk büyük ödülümüzü Bulgaristan’daki bir gençlik festivalinde, henüz ikinci yılımızdayken aldık. Klasik müzik kategorisinde birincilik ödülünün yanı sıra festivalin en profesyonel grubu seçilerek iki ödülle ülkemize dönmek, çok genç bir topluluk için son derece anlamlıydı. Son dönemde aldığımız ödüller ise çok gurur verici idi. Flute Almanac, tarafından alanının seçkin jüri üyelerinden oluşan bir kurul tarafından global çok önemli bir ödül aldık, 2025 yılının “En İyi Flüt Topluluğu” seçildik. Yine 2025 yılı Mavi Nota Müzik Ödülünün sahibi olduk. 33 yıldır düzenli olarak her sene gerçekleştirilen bu organizasyonda Seçiciler Kurulu’nun oybirliğiyle bu ödüle layık görülmek, özellikle 10. kuruluş yılımızda bizim için ayrı bir gurur ve motivasyon kaynağı oldu.
Bu ödülleri yalnızca birer sonuç ya da unvan olarak görmüyorum. Benim için asıl değerli olan, birlikte üretmenin, kolektif disiplinin ve sanatsal tutarlılığın görünür hâle gelmesi. Elbette her ödül beraberinde daha büyük bir sorumluluk getiriyor. Onur duyuyoruz; ancak aynı zamanda çıtayı her seferinde biraz daha yükseltmemiz gerektiğinin de farkındayız.
Bu başarıları sürdürülebilir kılmanın yolu ise istikrarlı çalışmaktan, genç müzisyenleri sürece aktif olarak dahil etmekten ve repertuvarımızı hem ulusal hem uluslararası düzeyde sürekli beslemekten geçiyor. Benim için önemli olan yalnızca başarı elde etmek değil, bir kültür oluşturmak ve bu yapının kalıcı olmasını sağlamak. Çünkü gerçek başarı, süreklilikle anlam kazanıyor.
Bir lider olarak yaratıcılığı ve disiplinli çalışmayı nasıl dengeleyip orkestranızda sürdürülebilir bir kültür inşa ediyorsunuz?
Yaratıcılığı ve disiplinli çalışmayı birbirini tamamlayan iki unsur olarak görüyorum. Sürdürülebilir bir kültür inşa etmek; net değerler, istikrar ve ortak hedef bilinciyle mümkün oluyor. Küçük bir toplulukta da büyük bir organizasyonda da değişmeyen temel ilkenin saygı ve güven olduğuna inanıyorum. Bu iki unsur sağlandığında, üretkenlik ve başarı doğal olarak ortaya çıkıyor.
Marmara Flüt Orkestrası’nda düzenli prova sistemi, hazırlıklı gelme alışkanlığı ve sürece duyulan saygı doğal olarak kendiliğinden gelişen temel prensiplerimiz arasında. Benim anlayışımda disiplin, yaratıcılığı kısıtlayan değil; ona sağlam bir zemin sunan bir çerçeve. Bu dengeyi koruduğumuz sürece orkestramızda kalıcı, üretken ve sağlıklı bir kültürün geliştiğine inanıyorum.
Konser öncesi uyguladığınız bireysel ya da ekipçe bir ritüeliniz var mı?
Konser öncesi sahneye çıkmadan yaptığımız bir ritüelimiz var. Hep beraber bir araya gelip, hepimizin bir olduğunu hissedebilmek amacı ile toplanıyoruz. Sahne sanatlarında yapılan tüm çalışmalar, tüm emek sahneye çıkmadan önce yapılanlar oluyor. Yani sahne öncesinde artık tüm yapılması gerekenler yapılmış oluyor. Sahneye çıktığımızda artık yapılacak tek bir şey kalıyor geriye, o da sağlam bir konsantrasyon. Her konser ayrı bir deneyim. Bu noktada artık olumsuzlukların üzerine odaklanmak, endişenin hiç bir faydası yok. Ana odaklanmak ve artık müziğe konsantre olmak ve ekip olabilmek önemli. Bu nedenle sahne öncesi ne kadar bütün olabilirsek o kadar iyi bir sonuç doğuyor.
Kendi öğrencilerinizde ve genç müzisyenlerde en çok hangi nitelikleri geliştirmeyi hedefliyorsunuz? Onlara ilham vermek için ne yaparsınız?
Öğrencilerimde en çok görmek istediğim şey aslında çok basit: emek vermekten vazgeçmemeleri. Çalışkanlık, istikrar ve kararlılık benim için başarının temel taşları. Büyük hedefler bir anda gerçekleşmiyor; küçük ama düzenli adımlarla, sabırla ilerleyerek oluyor. İstikrar dediğim şey de tam olarak bu: Hayal kurmaya devam ederken ayaklarını yere sağlam basabilmek.
Yılmamak ise biraz hayata bakış meselesi. Herkesin inişleri çıkışları oluyor; önemli olan o anlarda kendine küsmeden yola devam edebilmek. Bir hedef gerçekten kalpten isteniyorsa, insan zaten onun için emek vermeye razı oluyor. Ben de öğrencilerime bunu hissettirmeye çalışıyorum.
Onlara ilham vermek için büyük sözler söylemekten çok, birlikte çalışırken gösterdiğimiz ciddiyet ve samimiyetin örnek olmasına önem veriyorum. Disiplinli ama sıcak bir ortamda, kendilerini güvende hissettiklerinde hem daha cesur hem de daha üretken olduklarını görüyorum. Bence mesele biraz da şu: İnandığınız yolda sabırla yürürseniz, yol sizi mutlaka bir yere götürüyor.
Çok yönlü bir iş insanısınız. Birçok başarılı rolünüz var. Annesiniz, akademisyeniniz, Türkiye’ye kontrbası ilk getiren kişisiniz, orkestraların şefisiniz. Bu roller arasında ‘Şef’ olmak sizin için ne anlam ifade ediyor?
Şef olmak aslında benim için Marmara Flüt Orkestrası demek. Orkestranın oluşumu ile birlikte şeflik görevimin de başlamış olması elbette anlamlı. Kendime orkestra şefi unvanını veremiyorum. Bu çok daha farklı bir disiplin. Ancak flüt orkestrası kapsamında şeflik yapmak benim için çok güzel bir deneyim ve mesleki olarak ve doğal olarak çok hakim olduğum bir alan. Şef olmak tabii pek çok şeyi beraberinde getiriyor. Yaptığım iş sadece şeflik değil, sanat yönetmenliği ve orkestranın vizyonunu oluşturabilmek. Bazı dönüm noktaları orkestra adına çok şekillendirici. Hep daha iyiye nasıl gidebiliriz bunun peşindeyim. Orkestra adeta bir çocuk gibi, büyüyor, gelişiyor ve ben de bunu keyifle izliyorum.
Kadın sanatçı ve akademisyen olarak müzik dünyasında var olmanın size kattığı güçlükler ve fırsatlar neler oldu? Bu alanda daha fazla kadını motive etmek için tavsiyeleriniz nelerdir?
Kadın sanatçı ve akademisyen olarak kendi yolculuğuma baktığımda, kadın olmaktan kaynaklanan doğrudan bir ayrımcılığı bireysel olarak yaşadığımı söyleyemem. Bunun en önemli nedenlerinden biri, güçlü kadınların var olduğu bir ailede yetişmiş olmam. Bu anlamda kendimi şanslı hissediyorum. Ancak benim bu deneyimi yaşamamış olmam, daha dezavantajlı koşullarda yetişen kadınlar ve kız çocukları olmadığı anlamına gelmiyor. Aksine, bu farkındalık sorumluluk duygumu daha da artırıyor.
Bu noktada özellikle kurucularından biri olduğum İstanbul Flüt Topluluğundan bahsetmek isterim. Ayla Uludere ve Şebnem Uşen ile birlikte kurduğumuz bu topluluk, tamamı kadın akademisyenlerden oluşan çok özel bir yapı. Bu yıl 10. sanat yılımızı kutluyoruz. İstanbul Flüt Topluluğu, kadınların birbirini destekleyerek, yol açarak ve birlikte üretmeyi ilke edinerek neler başarabileceğinin çok somut bir göstergesi. En başından itibaren bireysel kariyerlerimizi öne çıkarmaktan ziyade, topluluk olarak ilerlemeyi hedefledik ve bu anlayışla çok sayıda özgün ve nitelikli projeye imza attık.
Topluluğumuz için bestelenmiş çok sayıda eser bulunuyor ve bu anlamda oldukça özgün bir repertuvar oluşturduk. 10. yılımıza ithafen, Uluslararası bir yayınevi tarafından İstanbul Flüt Topluluğu 10. Yıl Albümü yayımlanacak. Albümde, topluluğumuz için eser yazan ve bu eserleriyle uluslararası düzeyde büyük ilgi gören değerli bestecilerimizin çalışmaları yer alacak. Uzun süredir bu eserlerin stüdyo kayıtlarını büyük bir titizlikle yapıyor, onları kalıcı hale getirmek için yoğun bir emek harcıyoruz. Bu sürecin böylesine güzel sonuçlar vermesi bizler için büyük bir mutluluk kaynağı.
Ayrıca kadın bestecimiz Özge Gülbey ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği sonucunda, dünyada ilk kez bir flüt topluluğunun solist olarak yer aldığı, senfoni orkestrası eşlikli “Ahir Zaman” adlı eserin Bulgaristan ve Rusya prömiyerlerini gerçekleştirdik. Her seslendirilişinde büyük beğeni toplayan bu eserle çok gurur verici geri dönüşler aldık. Umuyorum ki bu değerli eseri en kısa zamanda ülkemizde de seslendirme fırsatı buluruz. Böylesine seçkin akademisyenler ve yaratıcı kadınlarla çalışmak benim için büyük bir mutluluk ve ilham kaynağı.
Kadınlara ve özellikle genç kızlara verebileceğim en samimi tavsiye şudur: iç dünyalarını, entelektüel ve mesleki birikimlerini ve karakterlerini beslemeyi hedeflesinler. İnanan, düşünen ve üreten bir kadın, karşısına çıkan engelleri aşabilecek güce mutlaka sahiptir.
Kitap ve film önerilerinizi alabilir miyim?
Beğendiğim film ve kitapları tek bir başlık altında toplamak benim için kolay değil; çünkü her dönem farklı şeyler ilgimi çekebiliyor. İnsanı, toplumu ve yaşadığımız çağın somut meselelerini merkeze alan eserler ilgimi çekiyor. José Saramago’nun Körlük romanı bu anlamda bende derin iz bırakan kitaplardan biri. Bunun yanında George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanını her döneme ayna tutan bir eser olarak görüyorum. Film tarafında ise gerçek olaylara dayanan ve güçlü bir mesajı olan yapımları tercih ediyorum, tek bir film önerebilmek çok zor ancak Hidden Figures bende iz bırakan ve ilk aklıma gelen filmlerden biri.