Writer: Nurgül Eryıldır Günay
Date: 27/05/2026
Dr. Sevilay Abudaram: Klinik Psikolog, PhD. / Çift ve Aile Terapisti
Röportaj: Nurgül Eryıldır Günay / [email protected]
İlişkiler… Bazen ipek gibi akıp giden, bazen de düğüm düğüm çözülemeyen o karmaşık dokuma.
Modern hayatın hızında, kalbimizle aklımız arasında gidip gelirken; “sevmek” ile “bağ kurmak” arasındaki farkı çoğu zaman ıskalıyoruz. Tam da bu noktada, ilişkilerin görünmeyen dinamiklerini berrak bir aynaya çeviren bir isimle karşılaşıyoruz: Dr. Sevilay Abudaram.
Boğaziçi’nden İngiltere’ye uzanan akademik yolculuğunu, yaklaşık 20 yıllık klinik deneyimiyle harmanlayan Abudaram; ilişkileri sadece “iki kişi” üzerinden değil, yaşayan bir sistem olarak ele alıyor. Onun dünyasında bir ilişki, nefes alıp veren bir yapı: dili var, hafızası var, hatta bazen susarak konuşan bir tarafı bile… Çift ve aile terapisi alanındaki çalışmalarıyla, özellikle bağlanma biçimlerimizin bugünkü ilişkilerimize nasıl yön verdiğini anlatırken; klişelerin ötesine geçip, okuru kendi iç sesine doğru bir yolculuğa çıkarıyor.
Bu röportajda; neden bazı ilişkilerin huzurlu ama tutkusuz, bazılarının ise yıpratıcı ama vazgeçilmez olduğunu, “çok emek verdim” diyerek neden aynı yerde kaldığımızı ve modern çağın danışma hattı haline gelen “yapay zekaya ilişki sorma” alışkanlığını konuşuyoruz. Cevaplar bazen şaşırtıcı, bazen yüzleşmesi zor… ama her biri son derece gerçek.
Çünkü mesele sadece doğru kişiyi bulmak değil.
Mesele, doğru bağı kurabilmek.
Bugünün ilişkilerinde en büyük kırılma noktası sizce ne: Sevginin azalması mı, yoksa bağ kurma biçimimizin değişmesi mi?
Bağ kurma biçimimizde bir değişiklik oldu. O da şundan, günümüzdeki ilişkilerde yaşanan en büyük sorunun gündem maddesi ya da ilişki tipi narsistik ilişkiler. Narsistik ilişkiler ne demek, biraz bu kelimelerden bağımsız anlatayım, Bir çift var, iki kişinin ikisi de anlaşılmak istiyor, ikisi de sevilmek istiyor, ikisi de saygı görmek istiyor, ikisi de kabul görmek istiyor ama ikisi de bunu yapmıyor. Sen yap, ben yapacağım. Bir ilişkide önce sen sonra ben meselesi olmamalı. Eğer ki siz, gönülden bağlı olduğunuz ve güvendiğiniz bir parteriniz varsa, zaten onu onun lisanıyla tanıyorsanız, gönülden bağınız varsa, sen-ben davalarına girmezsiniz. Ama eğer şüpheniz varsa, o gönülden gönüle bağınızda kopluklar varsa. Evet, seviyorsunuz, evet cinselliğiniz iyi, evet beraber aynı şeyleri yapmaktan keyif alıyorsunuz, ama soru işareti varsa o zaman sen-ben davaları, o narsistik ilişkiler, anlaşılmak istemesi ama anlaşılamadığını düşünmesi gibi girdaplara giriyorlar. Yoksa konu sevmekse, hala birbirlerini seviyorlar. Örneğin çok iyi cinsellikleri olur, bu çifti çok iyi tutan bir sebep olur ve böylelikle o sevgiyi hissetmeye devam edebilirler ama bu onların bağlı olduğu anlamına gelmez maalesef. Evet cinsellik bağ için çok önemli, olmazsa olmaz bir unsur. Sevgi de olmazsa olmaz bir unsur. Ama saygı da bir o kadar olmazsa olmaz bir unsur. Ben her zaman söylüyorum. İlişkilerde 5 tane sac ayağı var, sevgi, saygı, cinsel yakınlık, paylaşım ve güven. Eğer bunlar varsa o bağı kurabiliyorsunuz. Eğer bunlardan en az bir tanesinde sekteye uğramışsanız, o zaman o gönülden gönüle bağı hissedemiyorsunuz. Bence günümüzde en büyük mesele bu. Herkes kendi tarafından görülmek istiyor.
Bir de biraz sayısallaştırılıyor. Ben senin için şunları şunları yaptım. Ben 5 kere senin istediğini yaptım, sen bir kere bile benim istediğimi yapmadın gibi. Evet çünkü şimdi bu da şeye dönüyor. Yani bak duy beni. Bak ben senin için böyle çaba sarf ediyorum. İlişkimiz için bunu yapıyorum diyerek, çeteleler tutuluyor. Muş gibi oluyor. Bu da ilişkiyi sertleştiriyor. Sen benim yüzüme mi çarpıyorsun o zaman diyor mesela. Tamam yaptıysan ben de sana bunları bunları yaptım. Onları niye görmüyorsun? Yine sen-ben davasına döndü.
Bağlanma stilimiz çocuklukta şekilleniyor; peki yetişkinlikte gerçekten değişebilir mi, yoksa sadece daha iyi gizlemeyi mi öğreniyoruz?
Mükemmel bir soru. Hemen bunu anlatayım çünkü çok şey var anlatacak bununla ilgili. Bir insan yavrusu dünyaya geldiğinde, onunla ilk bağı kuran kişi genellikle anne olur, ama bu her zaman böyle olmak zorunda değildir. Önemli olan, bakım veren kişiyle kurulan ilişkinin niteliğidir. Çünkü bağlanma dediğimiz şey, tam da bu ilk ilişkide şekillenir. Ona bakım veren kişiyle kurduğu ilişki, onun bağlanma şeklini oluşturan bir ilişkidir. İçinde bağın olduğu, sevginin olduğu, anlaşılmanın olduğu, İhtiyaçlarının giderildiği bir ilişki. Şimdi bu ne demek? O bağ nasıl oluşuyor. Burası çok önemli. Doktora tezimi bu konu üzerine yazdım. Mesela ben bir yetişkin olarak aynaya baktığımda kendimi görüyorum. Saçımı düzeltiyorum. Aynada ben varım. Ama bir bebek olsam, anneye baktığımda o benim aynam oluyor. O gülüyorsa ben de gülüyorum. Saçımı düzeltmek için anne ne yapıyorsa ben de onu yapıyorum. Dolayısıyla o annenin çocuk üzerinde çok hayati bir etkisi var. Çocuk sevilebilir olduğunu, değer görebilir olduğunu, anlaşılabilir olup olmadığını, anneyle kurduğu o bağlanma ilişkisinde ilk kez deneyimliyor. Ama sözel öncesi dönem olduğu için bunu bilinçli bir şekilde yapmıyor. Bilinç dışı dediğimiz o kodlar oraya yerleşmiş oluyor. Ve anneyle kurduğu ilişkide bu özellikle ilk üç senede ve sonrasında da altı senede iyice mıhlanmış oluyor.
Bağlanma biçimlerini kabaca ikiye ayırıyoruz: Güvenli ve güvensiz.
Güvenli bağlanmada çocuk, hem keşfetme özgürlüğüne sahiptir hem de ihtiyaç duyduğunda karşılık bulur. Güvenli bağlanmada her şey sütliman. Anne anlayışlı, ihtiyacına karşılık veriyor. Çocuğun etrafını keşfetmesine olanak tanıyor ama gözü üzerinde olarak yok saymadan. Dolayısıyla da bir ihtiyacı olduğunda derhal ona cevap verebilecek durumda oluyor. Ama dur, otur, hayır, buna ağlanmaz gibi kısıtlayıcı söylemlerde bulunmuyor. Dolayısıyla çocuk hem etrafını hem kendisini, hem duygusal olarak hem maddesel olarak, deneyimleme, keşfetme şansı elde ediyor.
Güvensiz bağlanma ise kendi içinde ikiye ayrılır: kaygılı ve kaçıngan.
Kaygılı bağlanmada çocuk, sürekli uyarılan ve sınırlanan bir ortamda büyür. Bu da onu bağımlı ve onay arayan birine dönüştürebilir. Yetişkinlikte bu durum, partnerin beklentilerine göre şekillenen, kendi isteklerinden uzaklaşan bir ilişki biçimi olarak karşımıza çıkar. Kaygılı olan ay dur, yapma, düşeceksin şimdi. Bu sefer çocuk hiçbir şey keşfedememiş, hiçbir şey yapamamış oluyor. Dolayısıyla anneye de çok bağımlı oluyor. Annenin gözünün içine bakıyor, yapayım mı yapmayayım mı? Ama onun kendi otantik olmasından uzaklaşmasına sebep oluyor. Dolayısıyla yapışıyor anneye. Annesinin zihnini okumaya çalışarak onun onaylayacağı bir şey olmaya doğru gidiyor. Şimdi bunu alın çocukluktan getirin yetişkinliğe. Partnerinin gözünün içine bakıyor ve onun onaylayacağı şekilde davranıyor. “Nereye gidelim aşkım restorana mı?” “Fark etmez, sen nereye gitmek istersen” yaklaşımına dönüyor. Kendi özerkliğinden mesafelendiği ve eşine partnerine yapıştığı için, çocukluktaki anneye bağlanma şekli, yetişkinlikle eşine, partnerine bağlanmada bu hale geliyor.
Kaçıngan bağlanmada ise duygular yeterince karşılık bulmaz. Çocuk, duygularının görülmediğini deneyimler ve zamanla onları bastırmayı öğrenir. Yetişkin olduğunda ise duygusal yakınlıktan kaçınan, duyguları rasyonelleştiren bir tutum geliştirebilir.
Peki bu değişmiyor mu? İyi haber değişebiliyor. Bizim genlerimizde kodlanan değişmez bir olgu değil. İki şekilde değişebiliyor. Biri terapiyle… Terapötik ilişki, danışanın güvenli bağlanmayı yeniden deneyimleyebileceği bir alan yaratır. Terapide terapist, terapist anne rolünde olup, danışanın terapistine güvenli bağlanmayı deneyimleyebileceği, bunu prova edebileceği bir alan sağlar. Terapist, anlayan, duygulara yer açan, keşfe izin veren ve tutarlı bir varlık olarak bu sürecin merkezinde yer alır. Bu yüzden terapi zaman alır çünkü aslında yeniden bir bağ kurmayı öğrenirsiniz. İkinci yol ise ilişkiyle. Güvenli bağlanmaya sahip bir partnerle kurulan uzun soluklu bir ilişki, güvensiz bağlanma biçimini dönüştürebilir.
Araştırmalar, bu dönüşümün ortalama altı yıl içinde mümkün olabildiğini gösteriyor. Yani doğru ilişki, gerçekten iyileştirici olabilir.
Kaygılı bağlanma biçimine sahip biri, sorunları büyütmemek için sessizleşiyor olabilir mi?
Kesinlikle. Böyle biri çoğu zaman “Her şeyi denedim ama olmadı” der. Gerçekten de çabalamıştır. Ancak sorun, çabanın yönündedir. Bunu şöyle düşünebiliriz: Koşuyorsunuz ama bir türlü hedefe ulaşamıyorsunuz. Çünkü yanlış yöne koşuyorsunuz. Aslında enerji var, istek var ama yön hatalı. Terapide fark edilen şey de tam olarak bu olur.
Modern ilişkilerde sıkça gördüğümüz ama çiftlerin fark etmediği “sessiz kriz” nedir?
Sessiz kriz, ilişkilerdeki en tehlikeli kırılma noktalarından biri. Çünkü görünmezdir. Bir taraf sessizleştiğinde, aslında orada çözülmemiş, büyüyen bir mesele vardır. Bu sessizlik genellikle vazgeçişten değil, tükenmişlikten doğar. Kişi defalarca anlatmış, denemiş ama karşılık bulamamıştır. En sonunda geri çekilir. Ama bu geri çekilişin içinde hala bir beklenti vardır: “Beni fark et.” Ne var ki çoğu zaman o soru hiç gelmez: “İyi misin, neden sustun?”. İşte tam bu noktada, ilişki bir iletişim problemi değil, bir baş etme problemi yaşamaya başlar. Çünkü mesele, sorunların varlığı değil, o sorunların nasıl ele alındığıdır.
Çiftlerin kullandığı dört temel baş etme biçimi vardır:
Suçlayıcı yaklaşım: Sorumluluğu tamamen karşı tarafa yükler.
Alttan alan yaklaşım: Çatışmadan kaçınmak için kendi ihtiyaçlarını bastırır.
Süper mantıklı yaklaşım: Duyguları yok sayarak her şeyi rasyonelleştirir.
Alakasız yaklaşım: Sorun yokmuş gibi davranır, gündelik akışa devam eder.
Bu yöntemlerin hiçbiri gerçek bir çözüm üretmez. Sorunlar halının altına süpürülür ve zamanla birikir. Sessiz kriz tam da burada başlar. Ve genellikle sorunun farkında olan taraf, içe kapanır.
Terapide danışanlar arasında bir tür bağımlılık gelişir mi? Süreç bitse bile devam etmek isteyenler oluyor mu?
Hayır, çünkü terapi süreci en başından itibaren bir hedef doğrultusunda ilerler. Danışana ilk sorulan şey şudur: “Buraya neden geldiniz ve neyi değiştirmek istiyorsunuz?”. Bu hedef doğrultusunda küçük adımlar atılır ve her adımda ilerleme kontrol edilir. Danışan hedeflerine yaklaştıkça güven duygusu artar. Ancak tam da bu noktada önemli bir şey olur: danışanın “ayrışması” gerekir. Terapinin amacı, kişiyi bağımlı kılmak değil, özerkleştirmektir. Danışanın kendi ayakları üzerinde durabildiği noktada, terapiste olan ihtiyaç doğal olarak ortadan kalkar. Bu da sürecin sağlıklı ilerlediğinin bir göstergesidir. Elbette bu bir tür ayrılıktır. Ve her ayrılık gibi, bu da kolay değildir. Ama aynı zamanda tamamlanmış bir sürecin işaretidir.
– Bu da iyi haber.
Evet, kesinlikle iyi haber. Çünkü değişim mümkün. ☺
Bazı ilişkiler neden huzurlu ama tutkusuz, bazıları ise yıpratıcı ama vazgeçilmez oluyor? Beyin mi bağımlı oluyor, yoksa kalp mi?
Bir ilişki varsa, orada mutlaka bir bağlayıcı unsur vardır. Her ilişki, iki taraf için de bir ihtiyaca hizmet eder. Bu ihtiyacın ne olduğu ise ilişkiden ilişkiye değişir. “Huzurlu ama tutkusuz” görünen ilişkilere baktığımızda, çoğu zaman temel bağın istikrar olduğunu görürüz. Taraflar, hayatın öngörülebilir
olmasını ister. “Hayatımda biri olsun, kimle olduğumu bileyim, düzenim bozulmasın” düşüncesi ağır basar. Bu bir tür sessiz anlaşmadır. Eğer iki taraf da bu dengeden memnunsa, ilişki yıllarca bu şekilde devam edebilir. Ama bu, o insanların içinde tutku olmadığı anlamına gelmez. Bazen ihtiyaçlar zamanla değişir. Yıllarca stabiliteyi seçen biri, bir noktada “Artık tutkuyu da deneyimlemek istiyorum” diyebilir. Çünkü insan sabit değil; öncelikleri de duygusal ihtiyaçları da dönüşür.
Bir ilişkinin sağlıklı ilerleyebilmesi için beş temel unsurdan söz etmiştik: sevgi, saygı, yakınlık (cinsellik), paylaşım ve güven. Bu unsurların hepsinin yoğun şekilde yaşanması gerekmez; ama aralarında bir denge olması şarttır.
Diğer tarafta ise “yıpratıcı ama vazgeçilmez” ilişkiler var. Burada genellikle güçlü bir çekim ve yakınlık alanı, özellikle de cinsellik, ilişkiyi ayakta tutan ana bağ haline gelir. Ancak cinselliği sadece fiziksel bir eylem olarak düşünmemek gerekir. Bu alan, aynı zamanda iki kişinin en filtresiz haliyle var olabildiği, en açık ve savunmasız paylaşımların yaşandığı bir yakınlık alanıdır.
Bazı insanlar bu yakınlığı sosyal ortamlarda kurmakta zorlanır. Ama bire bir kaldıklarında, yargılanmayacaklarını hissettiklerinde o bağ derinleşir. Bu yüzden bazı ilişkilerde cinsellik, diğer tüm alanların önüne geçebilir.
Ancak bu güçlü çekim, ilişkinin her alanda sağlıklı olduğu anlamına gelmez. İletişim sorunları, çatışmalar ve tekrar eden tartışmalar devam edebilir. Yine de taraflar, o güçlü yakınlık hissi nedeniyle birbirlerinden vazgeçmek istemez. Hatta bazen en kırılgan, en yumuşak anlar o yakınlık alanında ortaya çıktığı için, sorunlarını da yine orada konuşmaya çalışırlar.
Bir de işin sosyal boyutu var. İlişkiler yalnızca iki kişi arasında yaşanmaz; çevre de bu dinamiği etkiler. Aile, arkadaşlar, sosyal normlar… Bazı insanlar, başkalarının yanında yakınlık göstermekten kaçınır. Yargılanma kaygısı, ilişkinin dışa yansıyan yüzünü şekillendirir. Kısacası, bir ilişkiyi dışarıdan “huzurlu” ya da “fırtınalı” olarak etiketlemek kolaydır. Ama o bağın neyle kurulduğunu anlamak, çok daha derin bir hikayeye bakmayı gerektirir.
İlişkilerde bazen her şey tıkanmış, yıpratıcı bir hal almış oluyor ama yine de “Bu ilişkiye çok emek verdim” diyerek kalmaya devam ediyoruz. Bu bir bahane mi?
Çoğu zaman evet. Bu, emekten çok ayrılık korkusuyla ilgili. Bir ilişkide yaşanan sorunlar nadiren tek taraflıdır. Sorumluluk oranı değişebilir; yüzde bir de olabilir, yüzde elli de. Ama o sorumluluğu almak, yüzleşmek ve ardından bir karar vermek kolay değildir. Çünkü bu, aynı zamanda bir vedayı göze almak demektir. Yeni bir hayata başlama ihtimaliyle, bilinmezlikle ve yalnızlıkla karşı karşıya kalmak demektir. Birçok kişi tam da bu noktada donup kalır. Çünkü yalnız kalma kapasitesi düşüktür. Sürekli birinin varlığına ihtiyaç duyar. Kendi kararlarına güvenmekte zorlanır; sevilebilir olduğuna, doğru insanı seçebileceğine dair inancı zayıftır. Bu inançlar kişiyi görünmez bir çemberin içine alır. Oysa biraz durup kendine yaklaşabilse… Yalnız kalabilme kapasitesini genişletebilse… “Neden yalnız kalmaktan bu kadar korkuyorum?” sorusunu sorabilse… Yalnızlık onun için ne anlama geliyor? Terk edilmek mi? Sevilmemek mi? İşte dönüşüm tam da bu soruların içinde başlar.
Peki kişi ekonomik olarak özgür, sosyal çevresi güçlü olmasına rağmen neden yine de o ilişkiyi sürdürmek ister? Özellikle kadınlarda daha sık gördüğümüz bu durum hakkında neler söylersiniz?
Burada devreye başka bir katman giriyor: inançlar. Ayrılığı bir başarısızlık olarak görmek. Boşanmayı bir yenilgi gibi algılamak. “Olması gereken hayatı kuramadım” düşüncesi… Toplumun çizdiği çerçevenin dışına çıkma korkusu… Yaş faktörü, beklentiler, “artık düzenini bozma” telkini… Tüm bunlar kişinin kendi iç sesinin önüne geçiyor. Ve kişi, dışarıdan bakıldığında güçlü görünse bile, içeride sıkışmış hissediyor. En acı olanı da şu: Bazen insan, kendine en büyük zararı tam da burada veriyor. Çünkü bir ilişkide mutsuzluk, görmezden gelinecek bir durum değildir. Aksine, çok net bir mesajdır. Ve o mesaj, kişiyi harekete çağırır. Aynı yerde kalıp, aynı döngü içinde mutluluğun gelmesini beklemek ise çoğu zaman sadece bir oyalamadır.
O zaman diyebilir miyiz: İlişki için elimizden geleni yapalım, ama olmuyorsa kendi gücümüzü keşfetmeyi de bilelim
Kesinlikle. Bir ilişkiyi sürdürmek uğruna kendini kaybetmek, çözüm değil. Bazen en sağlıklı adım, “olmadı” diyebilmektir. Ve bunu korkudan değil, farkındalıktan yapabilmektir. Kendi kaygılarımızın, korkularımızın bizi tuttuğu yerde kalmak yerine, onları anlamaya cesaret etmek gerekir.
Yani yalnız yaşamak o kadar da korkulacak bir şey değil…
Hiç değil. Hatta çoğu zaman, insanın kendini en net duyabildiği, kendi potansiyelini keşfedebildiği alan tam da orasıdır. Yalnızlık, eksiklik değil, bir temas alanıdır. Kişinin kendiyle kurduğu en sahici ilişki olabilir. Ve belki de en önemlisi: İnsan, kendisiyle iyi olduğunda, hayatına kimi alacağına da çok daha sağlıklı karar verir.
İlişki sorunlarını üçüncü bir kaynağa (arkadaş, aile, hatta yapay zeka) taşımak sizce neyi gösterir: çözüm arayışını mı, yoksa kaçınmayı mı?
Net söyleyeyim: Sağlıklı bir yol değil. Ama neden bu kadar sık başvuruluyor, orası önemli. İnsan, ilişkisi içinde çaresiz kaldığında, belirsizlikle baş başa kaldığında bir dayanak arar. Ne yapacağını bilemediğinde, duygular yükselir ve bir yere oturtulmak ister. İşte o noktada devreye “birine sorma” ihtiyacı girer. Anne, arkadaş, kahve falı, astroloji ya da yapay zeka… Aslında hepsi aynı ihtiyaca hizmet eder: belirsizliği ortadan kaldırmak. Kişi, “Doğru olan ne?” sorusunun tek bir cevabı olduğuna inanır ve o cevabın kendisinde değil, başkasında olduğunu varsayar. Ama mesele tam da burada düğümlenir. Çünkü ilişkilerde tek bir doğru yoktur.
Özellikle yapay zekaya danışmak… Sonuçta sınırlı veriyle, tek taraflı bir anlatıyla ilerliyor. Bu da riski artırmıyor mu?
Kesinlikle. Ortada ciddi bir veri eksikliği var ve çoğu zaman anlatı tek taraflı. Üstelik insanlar genellikle zaten duyulmak istedikleri şeyi anlatırlar.
Daha da önemlisi, dış kaynaklar çoğu zaman kişiyi onaylama eğilimindedir. İnsan da zaten çoğu zaman onaylanmak ister. Haklı olduğunu duymak ister. Bu yüzden gidip partnerinin yakınlarına değil, kendi tarafına sorar. Kendi annesine, kendi arkadaşına… hatta kendi seçtiği dijital araçlara. Ama bu yaklaşım, çözüm üretmez; sadece pozisyonları sertleştirir. Kişi kendine bir “haklılık zırhı” giyer ve ilişkiye o zırhla geri döner. Oysa bir ilişki, iki kişiden fazlasıdır. Ortada üçüncü bir alan vardır: ilişkinin kendisi. Onu bir canlı gibi düşünebiliriz. Kendi dili, kendi dinamikleri, kendi hafızası vardır. Ve o alan, dışarıdan bakarak tam olarak anlaşılamaz. İşte bu yüzden, o ilişkiye gerçekten tarafsız bakabilecek tek kişi bir uzman olabilir. Çünkü terapist, taraf tutmaz. Haklı çıkarmaya çalışmaz. Sadece ilişkinin işleyişine bakar.
Peki terapi sürecinde biri sizi manipüle edebilir mi?
Deneyebilir. Ama sürdüremez. Çünkü süreç tek bir anlatıdan ibaret değildir. Terapide çapraz sorular vardır, farklı perspektifler vardır. Üstelik çoğu zaman diğer partner de sürecin içindedir. Her iki tarafın duygusu, deneyimi ve anlatısı birlikte değerlendirilir. Kısacası, biri bir an için yönlendirdiğini düşünebilir ama süreç derinleştikçe gerçek tablo mutlaka ortaya çıkar.
Sık duyduğumuz bir eleştiri de şu: Çift sorun yaşıyor ama sadece kadın terapiye gidiyor. Bu da ayrılığı hızlandırıyor. Çünkü uzman hep onu dinliyor, onu güçlendiriyor…
Bu, dışarıdan bakıldığında böyle görünebilir ama işleyiş aslında farklıdır. Bireysel terapiye gelen kişi, ilişkiyi kendi deneyimi üzerinden anlatır. Biz buna “zihinsel temsil” deriz. Yani danışan, ilişkisinin nesnel gerçeğini değil, kendi algısını ve deneyimini getirir. Bu yüzden terapide amaç, karşı tarafı yargılamak ya da haklı-haksız belirlemek değildir. Amaç, kişinin kendi iç dünyasını anlamasıdır.
Örneğin biri “Ben sevilebilir değilim” ya da “Ben değerli değilim” gibi bir inançla ilişkiye başlıyorsa, zaten o inancı besleyen ilişkiler kurma eğiliminde olur. Terapide yapılan şey, bu temel inançları fark etmek ve dönüştürmektir. Bu dönüşüm gerçekleştiğinde, kişi ilişkiye de farklı bakmaya başlar. Bazen bu, ilişkiyi güçlendirir. Bazen de kişinin artık o ilişkide kalmak istemediğini fark etmesine yol açar. Yani değişim içeriden başlar, sonucu ise dışarıda görünür.
Yani terapide “Şunu yapmalısın” gibi yönlendirmeler yok diyebilir miyiz?
Tam olarak öyle. Terapinin amacı, kişiye bir yol çizmek değil, onun kendi yolunu görebilmesini sağlamaktır. Danışanın kendi kaynaklarını keşfetmesi, kendi potansiyelini ortaya çıkarması hedeflenir. Çünkü günün sonunda terapistin kişisel görüşlerinin hiçbir önemi yoktur. Terapist orada bir rehberdir, karar verici değil. Yine de en sık gelen soru şudur: “Peki ben şimdi ne yapmalıyım?”
Örneğin bir kadın bireysel terapiye gidiyor ve terapisti eşini hiç görmeden “Senin eşin narsist” gibi bir yorum yapıyor. Danışan da terapisti bir otorite figürü olarak gördüğü için bunu doğru kabul ediyor. Bu ne kadar sağlıklı?
Bu son derece problemli ve tehlikeli bir yaklaşım. Bir terapistin, ilişkiye dair yalnızca tek taraflı bir anlatı üzerinden kesin yargılar üretmesi etik değildir. Çünkü bireysel terapide danışan, ilişkinin tamamını değil, kendi deneyimini ve algısını getirir. Bu yüzden terapistin görevi, bu anlatıyı sorgulamadan kabul etmek ya da karşı tarafı etiketlemek değil; danışanın deneyimini anlamak ve onun iç dünyasını çalışmaktır.
“Eşin narsist” gibi net ve keskin tanımlar, danışanı hızla bir pozisyona yerleştirir. Ve bu, çoğu zaman ilişkiyi anlamaya değil, daha da katılaşmasına hizmet eder. Oysa terapi, taraf tutulan bir alan değil; keşif yapılan bir alandır.
Ama sahada bunun çok örneği var. Özellikle pandemi sonrası kısa süreli eğitimlerle bu alana giren çok kişi oldu. Bu da ciddi bir risk yaratmıyor mu?
Kesinlikle yaratıyor. Bu alanda yetkinlik, yalnızca teorik bilgiyle değil, uzun yıllara yayılan eğitim, uygulama ve süpervizyonla kazanılır. Klinik psikoloji eğitimi hem Türkiye’de hem de dünyada oldukça zorlu bir süreçtir. Kabul edilmesi de tamamlanması da ciddi bir emek gerektirir. Çünkü bu meslek, doğrudan insanın ruhuna temas eder. Dolayısıyla yüzeysel bir bilgiyle yürütülebilecek bir alan değildir.
Ancak ne yazık ki, bu alana dair “hızlıca uzmanlaşılır” gibi bir algı oluştu. Kısa süreli eğitimlerle, yeterli klinik deneyim ve süpervizyon almadan danışan kabul eden kişiler ortaya çıktı. Bu da hem mesleğin itibarını zedeliyor hem de gerçekten desteğe ihtiyacı olan kişilere zarar verebiliyor. – Bir de danışanı memnun etmeye yönelik, “duymak istediğini söyleyen” bir yaklaşım var sanki…
Evet, bu da önemli bir sorun. Danışana iyi hissettirmekle, ona iyi gelmek aynı şey değil. Eğer terapist sadece danışanın duymak istediğini söylüyorsa, kısa vadede rahatlatıcı olabilir ama uzun vadede işlevsizdir. Hatta zararlıdır. Çünkü terapi, “nabza göre şerbet verme” alanı değildir. Aksine, bazen zor olanı fark ettiren, kişinin kendisiyle yüzleşmesini sağlayan bir süreçtir. Bu da ancak sağlam bir eğitim, etik duruş ve klinik deneyimle mümkün olur.
– Eğitim tarafında da eksiklikler olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, özellikle uygulama tarafında ciddi eksikler var. Klinik psikoloji, teorik bilgi kadar pratik deneyim gerektiren bir alan. Süpervizyon almadan, vaka görmeden, psikopatolojiyi derinlemesine öğrenmeden bu işi yapmak mümkün değil. Yüksek lisans programlarının çok kalabalık olması da ayrı bir problem. Çünkü bu alan birebir çalışmayı gerektirir. Her öğrencinin yakından takip edilmesi, sürecinin değerlendirilmesi gerekir. Aksi halde yüzeysel bir eğitimle mezun olan ama sahada aktif çalışan bir profil ortaya çıkıyor. Ve bu da doğrudan danışanlara yansıyor.
Bir ilişkiyi kurtarmaya çalışmak ile onu uzatmak arasındaki çizgi nerede başlar? İnsanlar bu çizgiyi neden çoğunlukla kaçırır?
Bir ilişkide “ayrılık” artık konuşuluyorsa, bu tek başına güçlü bir işarettir. Çünkü her şey yolundayken kimse ayrılığı gündeme getirmez. Bu, çözülmemiş meselelerin biriktiğini gösterir.
Ancak mesele sadece sorunların varlığı değildir. Asıl belirleyici olan, o sorunları çözme konusunda iki tarafın da gönüllü olup olmadığıdır. Bir ilişki, tek kişinin çabasıyla sürdürülemez. İki tarafın da sorumluluk alması, emek vermesi ve değişime açık olması gerekir. Eğer taraflardan biri bu sürece katılmıyorsa, ilişki bir süre daha devam edebilir ama bu çoğunlukla zaman kazanmaktan ibarettir. Sorunlar çözülmeden ilerleyen ilişkiler, er ya da geç aynı noktaya geri döner.
Bu durumda, bir taraf aslında ilişkiyi sürdürmek istiyor ama değiştirmeye niyeti yok diyebilir miyiz?
Çoğu zaman evet, ama bu her zaman bilinçli bir tercih değildir. Kişi ilişkiyi kaybetmek istemez, ama alışkanlıklarını da bırakmak istemez. Örneğin, her akşam arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi tercih eden biri, aynı zamanda evde bir ilişkiyi de sürdürmek isteyebilir. Ancak partneri daha fazla paylaşım bekliyorsa, burada bir denge kurulması gerekir. “Ben böyleyim” diyerek hiçbir değişime yanaşmamak, aslında örtük bir reddediştir. Çünkü bir ilişki, karşılıklılık üzerine kurulur. Sürekli tek tarafın alttan aldığı, tek tarafın uyum sağladığı bir düzende zamanla sevgi de saygı da paylaşım da aşınır.
İlişkilerde görünmeyen ama çok belirleyici bir ilke vardır: Karşılıklılık. Verilen her şey, zamanla bir karşılık bulur. Ama bu denge bozulduğunda, ilişkinin ömrü de kısalmaya başlar.
Bir de şu cümle çok duyulur: “Ben zaten böyle biriydim, bilmiyor muydun?”
Evet, bu da oldukça yaygın bir savunma. Ama burada gözden kaçan bir şey var: İlişkiler sabit değil, insanlar da öyle. İlişkinin başında iki taraf da daha özenli, daha esnek, belki de kendini henüz tam tanımamış oluyor. Zamanla herkes değişiyor, dönüşüyor. Sorun şu ki, çoğu zaman insanlar birbirlerinin başlangıç versiyonuna aşık oluyor ama zamanla ortaya çıkan yeni versiyonları kabul etmekte zorlanıyor. Bu uyumsuzluk da ilişkinin kırılma noktalarından biri haline gelebiliyor.
Peki hayat değiştikçe, ilişki de değişmek zorunda değil mi?
Kesinlikle. Birlikte yaşamak, evlenmek, çocuk sahibi olmak… Bunların her biri büyük dönüşümler. Bu değişimlere uyum sağlamak, ilişkinin sürdürülebilirliği için kritik. Aynı alışkanlıklarla devam etmek, “Ben böyleyim” diyerek sorumluluk almaktan kaçınmak, ilişkiyi zamanla tüketir. Örneğin, evlilik öncesi hayatla evlilik sonrası hayat aynı olamaz. Bu, bireyselliğin tamamen kaybolması demek değildir. Ama önceliklerin yeniden düzenlenmesi gerekir. Çünkü artık “ben”in yanına bir de “biz” eklenmiştir. Bu “biz”i kuramayan, ama bireysel hayatını da bırakmak istemeyen kişiler, genellikle en çok zorlananlar olur.
– Yani özetle, birlikte yaşamayı seçiyorsak o ilişkinin getirdiği sorumlulukları da kabul etmemiz gerekiyor…
Evet. Aksi halde kişi ya bireysel hayatını seçmeli ya da çift olmanın gerekliliklerini üstlenmeli.
Bu bir fedakarlık meselesi değil; bir uyumlanma meselesi. Arkadaşlarla görüşmek, bireysel alanı korumak elbette önemli. Ama önceliklerin dengelenmesi gerekir. Çünkü bir ilişki, iki kişinin aynı evde yaşaması değil; aynı hayatı paylaşma iradesidir.
“En iyi kendimi ben bilirim. Gidip hiç tanımadığım birine anlatacağım da o bana çözüm bulacak…” Bu düşünce çok yaygın. Neden böyle bir direnç var?
Bu çok anlaşılır bir direnç aslında. Çünkü insanlar çoğu zaman terapinin ne olduğunu yanlış biliyor. Terapistin görevinin akıl vermek, hayatı yönlendirmek ya da karar almak olduğunu düşünüyorlar. Böyle olunca da doğal bir itiraz doğuyor: “Benim hayatımı benden iyi kim bilebilir?” Ve aslında bu cümle doğru. Kimse bir insanın hayatını ondan daha iyi bilemez. Ama terapi tam da bu yüzden vardır. Çünkü terapist, sizin yerinize karar vermez. Sizin hayatınıza müdahale etmez. Aksine, sizin kendi kaynaklarınıza ulaşmanıza yardımcı olur. Sizi sizin dilinizden dinler, görmediğiniz yerleri görünür kılar.
Yani aslında kişi çözümü biliyor ama dile getiremiyor, eyleme dökemiyor…
Çoğu zaman evet. İnsan bazen ne hissettiğini bilir ama o duyguyu düzenleyemez. Bazen doğruyu hisseder ama ona göre hareket edemez. Bazen de içindeki sesi o kadar bastırmıştır ki artık duyamaz hale gelir. Terapi, tam da bu noktada devreye girer. Söylenemeyeni dile getirmek, dağınık olanı düzenlemek, yoğun olan duyguyu taşınabilir hale getirmek… Terapistin yaptığı şey, bir hayatın direksiyonuna geçmek değil; o direksiyonu tutan kişinin yolu daha net görmesini sağlamaktır. İlişkiler üzerine konuşmak, çoğu zaman dışarıya değil içeriye bakmayı gerektiriyor.
Dr. Sevilay Abudaram’ın anlattıkları da tam olarak bu içe dönüşü hatırlatıyor: İlişkilerde yaşanan kırılmalar çoğunlukla sevginin bitmesinden değil, bağ kurma biçimimizin değişmesinden doğuyor. Birbirimizi daha çok “görüyoruz” ama daha az gerçekten temas ediyoruz. Belki de en önemli soru şu: Bir ilişkiyi mi sürdürüyoruz, yoksa içinde kendimizi mi büyütüyoruz?