Eksik miyiz?

Writer: Harun Kilci

Date: 13/08/2026

PAYLAŞ

Yaşamın dinamikleri hızlı bir değişim içinde olsa da tarih boyunca hayatın meseleleri pek fazla değişmiyor.

Tabii ki bu varoluş ile de ilgili. Biz dünyaya gelişimini tamamlamadan gelenlerdeniz!

Mesele tam da burada başlıyor. Bir önceki yazımda “Baskılanıyor muyuz?” diye sormuştum. Belki o yazımı tekrar okuyup hatırlamak isteyebilirsiniz, zira bu yazım biraz devam niteliğinde. Baskılanma hissini ortaya çıkaran etkenler bize eksik olduğumuz duygusunu da yaşatıyor, sessiz ve derinden.

Eksik ya da tam… Nereden baktığından öte neyle kıyasladığınla şekil alan bir tanımlama. Tanımın öznesi insan olunca, durum daha da karmaşık hale geliyor. Zira kıyas için tek bir ölçek, tanım, şekil, birim vs. bulunmuyor. Çünkü her insan tek ve biriciktir. Ölçmek, ölçümleyip değerlendirmek için rasyonel bir yol yok.

Peki neden bu tamamlanma telaşı? Nerede eksiğiz, noksanız ya da yetersiziz?

Tiyatronun gücü adına; fark etmek ya da görmezden gelmek!

Geçtiğimiz günlerde Yeşim Alıç’ın tek başına tiyatro sahnesinde adeta devleştiği bir oyun izledim: “Yerma.”

1934 yılında Federico Garcia Lorca’nın yazdığı 3 perdelik oyunundan uyarlanıp gündemdeki konularla güncellenmiş bir oyun. Bu yazıyı kaleme almama büyük ölçüde ilham olan sevgili Yeşim Alıç’ın iliklerime kadar hissettiğim “eksik olmak” duygusunu bizlere aktarma şekliydi. Oynamadı; adeta izleyiciye yaşattı! Oyun bitince epey bir yerimden kalkamadım.

Yerma, kelime anlamıyla “çorak”, “verimsiz” demek. Mitolojik ve kadim bir anlatının modern bir yansıması olan bu oyun, kadını sadece “doğurganlığı” üzerinden tanımlayan, anne olamayanı “eksik”, “yarım” veya “hatalı” ilan eden toplumsal normların birey üzerinde kurduğu o ağır ve boğucu baskıyı yüzümüze çarpıyor. Oyun bittiğinde, kadın olmanın “anne” olabilmekle eş tutulduğu toplumun hayatı zorlaştıran baskısı omuzlarımda tonlarca ağırlığa dönüşmüştü.

Toplum, kadına ve erkeğe belirli roller biçer. Her dönemde ve her toplumda roller temelinde neredeyse benzerdir. Kadın olmak, yüzyıllardır biyolojik bir sürecin ötesine geçirilerek, toplumsal bir zorunluluk haline getirilmiştir. Eğer o normu tamamlayamıyorsan; sistem seni “kusurlu bir parça” olarak etiketler ya da etiketleyebilir mi?

Çorak toprakların verimsizliğinde savrulanlar!

“Kadın Doğulmaz, Kadın Olunur” der Simone de Beauvoir, varoluşçu felsefenin en önemli figürlerinden. Bu ikonik cümlesiyle biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki o devasa uçurumu anlatır: Bir insan dişi olarak doğar ancak toplum onun üzerine “kadınlık” adı altında bir dizi kural, beklenti, davranış kalıbı ve görev yükler. Toplumdan topluma bu kurallar, beklentiler, davranış kalıpları ve görevler çeşitlilik gösterse de; kadını kendi başına bağımsız bir varlık olarak değil, erkeğe veya sisteme göre konumlanan “Öteki” olarak kurgular.

Yerma oyununda toplumun kadına biçtiği en büyük ve kaçınılmaz “kadın olma” rolü anneliktir. Eğer doğuramıyorsan, toplumun kurguladığı o “kadınlık” tanımının dışındasındır. Beauvoir’ın perspektifinden bakarsak, Yerma’yı delirten ve trajediyi doğuran şey biyolojik olarak anne olamaması değil, toplumun ona “Eğer anne değilsen, kadınlığın inşa edilememiştir, sen henüz var olamadın, eksiksin” dayatmasıdır.

Aynanın sırında kaybolan gerçeklik; Özgün Benlik!

Dış dünya bize her an bir ayna tutar. Fakat toplumun elimize tutuşturduğu ayna ekseriyetle hilelidir; bizi olduğumuz gibi değil, olmamızı istediği gibi yansıtıp göstermektedir. Eğer o aynada toplumun ‘ideal

evlilik’, ‘ideal başarı’ ya da ‘ideal annelik’ çizgilerini göremiyorsak, kendimizi kusurlu sanırız. Oysa eksik olan biz değilizdir; bize tutulan aynanın ta kendisi kırıktır.

Psikoloji ve kişisel gelişimde “Ayna Prensibi”, dış dünyanın ve çevremizdeki insanların aslında

bizim iç dünyamızın, inançlarımızın ve bastırdıklarımızın bir aynası olduğunu savunur. Ancak bu kavramın toplumsal boyutu çok daha manipülatiftir.

Çocukluğumuzdan itibaren kim olduğumuzu, ne kadar değerli olduğumuzu anlamak için etrafımızdaki insanların yani bizi büyütenlerin, benlik inşamızı gerçekleştirdiğimiz mahallemizin ve kültürü bize öğreten otorite figürlerinin gözlerine bakarız. Onlar bize bir ayna olur. Sorun şudur ki; toplumun bize tuttuğu ayna ancak kendi tamlık seviyesi kadar net ve düz olabilir. Toplum kendi korkularını, sığ normlarını ve beklentilerini o aynaya yansıtır. Sistem tam değilse de yansıttığı da beklediği de kökünden eksik olacaktır.

Aynanın sırı kararmışsa, ne kadar gerçekçi bir yansıtma yapar?

Eksikliğini kabul etmenin, benliği öldüren zehrini içmek!

Yerma, kendi öz değerini görmek için sürekli toplumun ve kocasının gözlerine bakar. O gözlerde “Kısır, çorak, tamamlanmamış” tanımlamalarını görür, öyle olmasa da!

Yerma o kırık ve çarpık aynaya o kadar uzun süre ve inanarak bakar ki, aynadaki görüntüyü kendi mutlak gerçeği zanneder. Eksiklik hissi tam olarak burada doğar: Aynanın bozuk olduğunu fark edememek.

Sürekli kendini görmek ve onaylanmak için baktığın ayna, zamanla gerçeğin haline gelebiliyor. Dışarıdaki baskı, bilinci aşıp daha derinlere inince asıl trajedi başlıyor. Bu normlar içselleşip kendi kendine “Ben eksiğim” demeye başlayan kişi sürekli tamamlanma odağıyla hareket eder hale geliyor.

Yerma’nın trajedisi de tam olarak buydu: Kendi değerini, toplumun ona biçtiği “annelik” rolü üzerinden ölçmesiyle başlayan girdap, buna engel olarak gördüğü eşi Juan’ı öldürmesiyle son buldu; varoluşsal bir çöküşün hazin sonu!

Gecenin zifirinde kendine körleşen benlikler!

Carl Gustav Jung’un analitik psikolojisindeki en sarsıcı kavramlardan biri “Gölge”dir.

Gölge; kişiliğimizin, toplum tarafından onaylanmayacağını düşündüğümüz için bastırdığımız, karanlıkta bıraktığımız, kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız tüm parçalarının toplamıdır.

Toplum bizden uysal, uyumlu, başarılı, üretken ve kusursuz olmamızı bekler. Bu beklentiye uymayan her duyguyu saklamaya çabalarız; dışlanmamak için. Öfke, başarısızlık korkusu, toplumun tersine gitme arzusu, geleneksel rolleri reddetme isteği gibi birçok ayrıştığımızı hissettirecek duyguları bilinçaltımızın karanlık odasına, yani Gölge’ye fırlatırız.

Jung’a göre kendini gerçekleştirmek yani bireyleşme ancak o gölgedeki parçalarla yüzleşip onları kucaklamakla mümkündür. İnsan gölgesini reddettikçe bütünlüğünü kaybeder ve gerçekten “yarım” kalır.

Yerma’nın gölgesinde ne var? Aslında derinlerde toplumun bu baskısından, kocasının kayıtsızlığından duyduğu devasa bir öfke ve belki de içten içe bu hastalıklı sistemin parçası olmama arzusu. Ancak Yerma, “iyi ve erdemli bir kadın” olma personasına o kadar sıkı sarılmış ve takıntı haline getirmiş ki içindeki o isyankar gölgenin farkında bile değildir. Onu bastırdıkça gölge büyür ve sonunda trajik bir patlamayla son bulur.

Jung, insanın kendini gerçekleştirmesini, içindeki o karanlıkta kalmış, toplumun ‘ayıp’ veya ‘kusurlu’ ilan ettiği yönleriyle —yani Gölgesiyle— yüzleşmesine bağlar. Toplum bize ‘Sen bu halinle eksiksin’ dediğinde, o eksikliği kapatmak için maskeler takınırız. Oysa gerçek bütünlük, toplumun bizi hatayla, kusurla veya eksiklikle itham ettiği o derin kuyulara inip, kendi gölgemizi kucaklayabilme cesaretinde gizlidir.

Burada toplumun kabul ettiği kadarkikusurunu ortaya çıkarıp, şefkatle sarılıp sarmalanarak kabul görme arzusuna hiç değinmek istemiyorum. Zira o başlı başına bir yazı konusu.

Hayata başlamak, kendini sevmekle mümkün!

Kendini inşa etmek, dışarısı ne derse desin, kendi gölgenin elinden tutup onu güneşe çıkarabilmekle mümkündür.

Bir insanın kendi potansiyelini keşfetmesi ve kendini gerçekleştirmesi, dışarıdan dikte edilen şablonlara uyum sağlamakla değil; tam aksine, bu şablonların dışına çıkma cesaretiyle başlar. Bunun için de önce kendini tanımalı, sonra tanıdığını anlayabilmeli ve anladığını kucaklamaya cesaret edebilmelidir. İnsan ancak kendini gerçek anlamda kucakladıktan sonra yeniden inşa edip doğru kabul ettiği dogmalardan özgürleşebilir.

İnsan, toplumun “Hatalısın” dediği yerde durup kendine bakabilmelidir. Gerçek bütünlük, dış dünyanın taleplerini karşılamak değil; kendi iç dünyandaki “özü” tanımak, o özü anlamaktır.

Toplumun baskısına rağmen “Tam” olduğunu kabul etmek!

Mesele, toplumun tüm bu “eksiklik” dayatmalarına rağmen, kendi hikayenin mimarı olabilmektir.

Bizi yarım kılan şey biyolojik eksikliklerimiz ya da toplumun norm listesinde eksik kalan tik işaretlerimiz değildir; bizi yarım kılan, kendimizi gerçekleştirmekten vazgeçmemizdir.

Bizler, bir başkasının kalıbına dökülerek tamamlanacak nesneler miyiz? Yoksa kendi kalıbını fark edip o kalıba can vermeye gelmiş birer usta mıyız?

Kendi içsel bütünlüğünü bulan, toplumun kurduğu o barikatlara rağmen kendini gerçekleştiren hiç kimse eksik değildir.

Yerma’nın çorak topraklardaki çığlığı, bize bugün kendi içimizdeki yeşermeyi bekleyen gerçek gücü hatırlatmalı.

Hikayesinin farkında olanlar ancak hikayelerinde kahraman olurlar.

Sen hikayenin ne kadar farkındasın?

PAYLAŞ