Benim Adım Yok

Writer: Sevil Balaban

Date: 13/08/2026

PAYLAŞ

Sokakta yaşayanların bir soyadı olmaz.

Çoğunun adı da olmaz.

Gerçi insanlar bu konuda oldukça çalışkandır. Daha beni ilk gören “Tekir” der. Beş dakika sonra gelen “Pamuk.” Ardından biri “Çomar” diye seslenir. Çomar köpek adı değil miydi? İnsanlar bazen kendi koydukları isimleri bile birbirine karıştırıyor.

Neyse…

Ben dönüp bakıyorum.

Çünkü insanın bana hangi adı verdiği değil, elindeki poşetin içinden mama mı çıkacak, taş mı çıkacak; asıl mesele o.

İnsan denen canlıyı anlamak kolay değil.

Mesela aynı insan sabah işe giderken beni görünce “Canım benim…” der, başımı okşar.

Akşam işten dönerken de…

“Çekil önümden!” diye bağırır.

Demek ki insanlar gün içinde karakter değiştiriyor.

Biz kediler aynı kalıyoruz.

Mahallede uzun zamandır oturuyorum. Gerçi “oturuyorum” demek de doğru sayılmaz.

Çünkü oturduğum yer sürekli değişiyor. Bir zamanlar boş arsa vardı. Üç incir ağacı… İki dut…

Bir de kışın rüzgâr almayan köşesi… Orada yaşardık. Sonra bir sabah kepçeler geldi.

İnsanlar ilginç…

Kendilerine ev yapmak için önce başkalarının evini yıkıyorlar. Sonra da “Doğayı çok seviyoruz.” diyorlar.

Biz de yıkılan duvarın üstüne çıkıp onları seyrediyoruz.

İnsanlar konuşmayı seviyor. Biz seyretmeyi.

Mahallede bir teyze vardı.

Her akşam saat altıda çıkardı.

Saati yoktu bileğinde. Buna rağmen hiç şaşmazdı.

Elinde yoğurt kovası… İçinde mama… “Gelin çocuklar…” derdi. Biz de koşardık.

İnsanlar bizi nankör sanıyor. Hayır efendim. Biz sadece acele ediyoruz. Çünkü aynı mamaya göz diken kargalar var.

Bir de belediyenin çöp kamyonu. Bir de bizden daha aç olan başka kediler. Hayat, belgesellerde anlatıldığı kadar romantik değil.

Bir gün iki adam tartışıyordu. “Bunların hepsini toplamak lazım.” dedi biri. Öteki de başını salladı. Ben hemen etrafa baktım. Herhâlde çöp yığınlarını kastediyorlar diye düşündüm.

Yok…

Beni kastediyorlarmış. Garip doğrusu. Biz bugüne kadar hiçbir toplantı yapıp “Şu insanları toplasak mı?” demedim.

Onlar bunu bizim için sık sık konuşuyor.

Bir çocuk vardı.

Her sabah yanıma otururdu. Konuşurdu. İnsan yavruları ilginçtir. Bizim onları dinlediğimizi sanırlar. Oysa biz daha çok seslerini dinleriz. Bir gün bana, “Babam yine bağırdı.” dedi. Başımı dizine koydum. Başka ne yapabilirdim? İnsanların yaralarını yalayacak kadar uzun dilimiz yok.

Ama mırlayabiliyoruz. Bazen bir mırıltı, bin nasihatten daha iyi geliyor. O çocuk bunu biliyordu. Ben de biliyordum.

Büyükler bilmiyordu.

Sonra belediyeden geldiler.

Kafes kurdular. Mahalle karıştı. Kimi, “İyi oldu.” dedi. Kimi, “Yazık…” dedi.

Ben ise kafesin içine konulan tavuğa bakıyordum. İnsanların tuzakları çok lezzetli oluyor.

İtiraf edeyim… Dayanamadım.

Yakalandım.

Veterinere götürdüler. Uyandığımda kulağımın ucu kesilmişti. İlk başta sinirlendim.

Sonra öğrendim ki bu kesik, insanların bazen gerçekten bir şeyleri düzeltmeye çalıştığının işaretiymiş. Her yaptıkları yanlış değilmiş demek. Bu da güzel bir bilgi.

Yaşlandıkça insanları daha iyi tanıyor insan…

Pardon… Kedi.

Mesela en çok bağıranlar, en çok korkanlar oluyor. En sessiz duranlar ise cebindeki son lokmayı paylaşanlar.

Bir adam vardı.

Üzerindeki mont eskiydi. Ayakkabısı yırtıktı. Her gün simidinin son parçasını bana verirdi.

Bir gün takım elbiseli iki adam geldi. Arabalardan indiler. Fotoğraf çektirdiler. Bir torba mama döktüler. Sonra gittiler.

Ertesi gün mama yoktu. Adam yine simidini böldü.

İnsanların bazısı yardım eder. Bazısı yardım eder gibi görünür.

Aradaki farkı biz kediler hemen anlarız.

Geçenlerde bir kadın telefonuyla benim fotoğrafımı çekti.

Tam yedi dakika uğraştı. Sağdan… Soldan… Yakından… Uzaktan…

Ben de sabırla bekledim. Belki sonunda mama verir diye.

Vermedi.

Ama fotoğrafın altına galiba “Can dostum.” yazmış.

Ben okuyamıyorum. Serçe söyledi.

Kuşlar yüksekten her şeyi görüyor.

İnsanların yazdıklarıyla yaptıkları arasındaki mesafeyi de…

Şimdi yaşlandım.

Artık çatılara eskisi gibi çıkamıyorum.

Genç kediler bazen önümden koşarak geçiyor. Onlara kızmıyorum. Gençlik biraz da gereksiz cesaret demektir. Biz de öyleydik. Şimdi gölgede oturup insanları seyrediyorum.

Hâlâ acele ediyorlar.

Hâlâ birbirlerine bağırıyorlar.

Hâlâ daha büyük evler yapıyorlar.

Ama birbirlerine ayıracak vakitleri gittikçe azalıyor.

Bizim için de… Kendileri için de…

Geçen gün küçük bir kız yanıma oturdu.

“Adın ne?” diye sordu. Uzun uzun yüzüne baktım. Sonra içimden güldüm. İnsanlar her şeyi isimle çözeceklerini sanıyor. Oysa ben yıllardır isimsiz yaşıyorum. Beni tanıyan simitçi de biliyor. Mama bırakan teyzenin torunu da… O çocuk büyüdü, beni hâlâ görünce gülümsüyor.

Demek ki insanın adı unutulabiliyor. Ama yaptığı iyilik unutulmuyor.

Benim adım yok.

Belki hiç olmayacak.

Ama bir gün yolunuz benim gibi bir sokak kedisiyle kesişirse, ona önce isim aramayın.

Önce gözlerinin içine bakın.

Belki size teşekkür edemeyecek.

Belki peşinizden de gelmeyecek.

Ama o gün, dünyayı paylaşmayı yeniden hatırlarsınız.

İnanın bana…

Buna insanların biz kedilerden daha çok ihtiyacı var.

“Bazı hikâyelerin kahramanlarının adı yoktur. Ama onları hatırlamak için bir isim de gerekmez.”

PAYLAŞ